Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2025 Cuma

Yazma Çabaları / Ortaya Karışık

Yazma alıştırmalarında atlaya zıplaya ilerlemeye çalışıyorum. Güzel ya da sürükleyici yazamıyorum. Doğal bir yeteneğim de yok farkındayım ama bir şekilde yazasım var. Aslında itiraf etmek gerekirse pek emin değilim ama şu an bu çaba bana iyi geliyor. Bugün olay örgüsü, kurgu gibi konularla ilgili bir şeyler öğrendim ve bir hikayenin girişini yazdım, birazdan da devam edeceğim. 





Bulaşık makinesini üçüncü kere çalıştıracağım bugün, saat 21:52. Fırında ekmek var. Unutmamalıyım. Kurutma makinesi bugün ikinci kere çalışıyor, bitmesine bir saat otuz dört dakika var. Çamaşır makinesi koyu renklilerle dolu, artık onu sabah çalıştırırım. Yarın için herhangi bir yemek yok evde. Sabah 11:00'de diş doktoru randevusu var çocukların, saat 13:00'de ikisi de arkadaşlarıyla olacak. Diş doktoruna götürme ve Tombi'yi götür getir ve Lokum'u sonra eve getirme işleri bende. Garmin Lokum'u götürür ve sonra eve gelip takılır, çalışıyor ya o, para kazanıyor. Acaba Orhan Pamuk da fırındaki ekmeği ya da akşam yemeğinde ne yiyeceklerini, ne pişirmesi gerekeceğini düşünüyor muydu? Tabiki hayır. Ve zaten artık herkes biliyor aile hayatında işbölümünün nadir rastlanan bir durum olduğunu ve kadınların mental yükünün aşırı ağır olduğunu. Biliyorlar da ne oluyor. Garmin "Ahhh hayatım, sen de aslında tam zamanlı çalışıyorsan ve hiç dinlenemiyorsun, hiçbir finansal güvencen de yok, bundan sonra ev hayatında ben de yanındayım" deyip "Yardım değil, işbölümü" diye pankart mı açıyor. Yok hayır, o ve pek çok erkek, işlerine geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Son derece modern, eşitlikçi görünüp, hiçbir şeye ellerini sürmüyorlar. Çocuğa bakarken kanepede uyuyakalıp, anne kırk yılın başı arkadaşlarıyla gece dışarı çıktığında, çocuklara dışarıdan yemek söyleyip, favori ebeveyn oluyorlar taze fasulye yedirmeye çalışan anne karşısında. 


Rezalet bir düzen neticede. Orhanlar pamuk elleriyle romanlarını yazarken, Elifler şafak vakti kalkıp, çocuklar uyanmadan ya da onlar yattıktan sonra şafak vaktine kadar gözlerinin altı mosmor, yorgun argın yazıyorlar romanlarını. Bu düzen dünyanın gidişatına bakıldığında daha uzun zaman da böyle devam edecek gibi görünüyor.  O yüzden en mantıklı çözümün kadınların evlenmeden, kendi hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları olduğuna inanıyorum. Tabi sevmek sevilmek, ilişkide kalmak her insan için ihtiyaç, o zaman da belki evlenmeden ve işbölümü konusunda net ve ısrarcı olarak ilerlemek gerek. 

26 Şubat 2024 Pazartesi

Çalışın

 Kendime, şöyle kısa kısa yazabileceğim, takma isimli bir instagram hesabı açayım dedim. Şaşırtıcı bir şekilde, açtım da ve hemen iki tane post yazdım. Böyle rahat rahat, içimden geldiği gibi. Bugün de evsel işlerimi bitirdim, kahvaltımı yaptım ve yeni bir post yapmak üzere hesabımı açtım. Ve bir de ne göreyim? Arkadaşlarımdan biri postlarımı "like" etmiş! Kafamda deli sorular; benim ben olduğumu anladı mı yoksa şans eseri postum karşısına mı çıktı? Tabi bu beklemediğim "like"ları görünce, benim yazma isteğim koşarak uzaklaştı yanımdan. Halbuki, tüm kadınların ne olursa olsun çalışması ve asla çalışmamayı bırakmaması gerektiği üzerine yazacaktım. Neyse, buraya yazayım dedim ben de. Burası her zaman güvenli.

Evet başlıyorum; 


Sevgili kadınlar,

İlk olarak eğitim hayatınız boyunca çalışkan, atılgan, hırslı olun. Okullarınızı dereceyle bitirin. Vaktinizi, fiziksel görünümünüze kafayı takarak geçirmeyin. Dış görünüş gelip geçici. Tecrübeyle sabit, her zaman geçmişteki halinizin yani o anın tadını çıkarın çünkü ne olursa olsun, yıllar geçtikçe, 17 yaşında beğenmediğiniz halinizin aslında çok güzel olduğunu fark ediyorsunuz. O yüzden sivilcelerinizi, ergenlik kilolarınızı, bir türlü şekle girmeyen saçlarınızı bir kenara bırakın ve kim olduğunuzu bulmaya, ne yapmayı sevdiğinizi çözmeye adayın kendinizi. Bol bol okuyun, sizden büyük ve tecrübeli insanları dinleyin, gözlemleyin, başarılı olmuş kadınların hikayelerini öğrenin okuyun. Kısaca çok çalışın, ne yaparak mutlu olacağınızı keşfedin ve çalışın.


Çalışmaya başladığınızda da, işinizde iyi olun, kendinize iş yaşamında başarılı olmak için yatırım yapın. Aşkınızdan ölseniz de, aşkınız çok zengin olsanız da, çocuğunuzun ilk adımlarını kaçırmak istemiyor olsanız da çalışın çalışın çalışın. Çocuğunuza bakmak için işten bir süre ayrılsanız bile işinize ya hızlı geri dönün ya da yeni şartlarınıza göre işinizi adapte edin. Kısaca çalışın ve kendi paranızı kazanın. Kocanız, sevgiliniz "Sen yorulma, maddi durumumuz çok iyi, çalışma" dese de, dinlemeyin, siz çalışın.


Neden mi? Çünkü kendi paranı kazanmak özgürlük. Mesela ben kendime kitap almak için bile eşime soruyorum çünkü parayı kazanan da, harcamaları ayarlayan da o. Kitap basit bir örnek, işin özeti ne almak istersem isteyeyim ona soruyorum, ondan para istiyorum. Eşim öyle cins, "alma etme" diyen biri değil ama hayatımızda söz hakkım yok. "Paramız yok, başka eve çıkamayız. Çocuklar artık gitar dersi almasın" diyor ve bu tip şeyler tartışmaya kapalı çünkü parayı o kazanıyor ve o yönetiyor. Yani insanın siniri bozuluyor. 


Ve iş yaşamından koptuğunuz noktada, geri dönüş çok zor. Bir kere, bir özgüvensizlik sinsice gelip içinize yerleşiyor. Hiçbir şey bilmiyor ya da hiç çalışmamış, o üniversiteleri bitirmemiş gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Üzerinize bir atalet çöküyor. Önce günler geçiyor, sonra çocuklarınız boyuna geliyor ve siz bir şeyler yapmak, yeniden iş hayatına dönmek, üretmek istiyorsunuz ama tren istasyondan çoktan kalkmış. Hatta o tren istasyonu yıkılmış, yerine otel yapılıyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Saçma sapan dizilerdeki kadın karakterler üzerinden hüzünlenip, bu yaştan sonra ne yapacağım diye dertlenip duruyorsunuz. 


15 dakikaya evden çıkıp, çocukları almaya gitmem gerek. O yüzden burada bitiriyorum ama son olarak ana fikrimi bir kez daha söyleyeyim; Sevgili kadınlar; okuyun, kendinizi geliştirin, çalışın, kendi paranızı kazanın.


21 Şubat 2022 Pazartesi

Yeni Bir Hafta

 Garmin'in işe gitmesi yönündeki dualarım kabul oldu! Sağlam bir kavga etmemiz gerekiyormuş meğer. Klasik olacak ama kendisinin suçlu olduğu tartışma neticesinde, bugün tasını tarağını topladı gitti. Böylece ben de evde rahat rahat takılıyorum. Rahat takılıyorum derken, bütün gün televizyon karşısında yatmadım; yatakları topladım, çamaşırları katladım, yıkanmış çamaşırları astım, bütün evi süpürdüm, makarnasever çocuklarım sebze de yesin diye, çeşit çeşit sebze rendeledim ve sos yaptım, yoga yaptım, sonra da kendime şahane bir kahvaltı hazırladım.


Aynı evde yaşadığın ve her şeyden önemlisi çocuklarının babası olan biriyle küs olmak hoş değil ama sanırım işe gitmesini bu durum sağlıyorsa, bir süre daha küs kalacağım...


Hafta sonunu çocuklar uyuduktan sonra, Netflix'ten "Love is Blind" izleyerek harcadım. Bir taraftan da "Atomik Alışkanlıklar"ı okudum, çocuklar oynarken. "Atomik Alışkanlıklar"ın yazarı, "Love is Blind"ı izlediğimi duysa, yıkılırdı sanırım ama hayat beni bu duruma mecbur ediyor. Bir taraftan, kötü alışkanlıklarımdan kurtulmak ve sürekli olacak şekilde sağlıklı alışkanlıklar edinmek istiyorum fakat bir taraftan bunalıyorum her şeyden. Evlilik, çalışmıyor olmak, arkadaş denilen bir takım insanlar, dünyada olup biten çok yoruyor beni. Ve sadece televizyon izleseydim, durum kötü olabilirdi ama kitap da okuyorum en azından. Kitabı başarılı buldum, bitirince yazayım.


"Love is Blind"ın ise hem Amerika, hem Brezilya ayağını, atlayarak da olsa izledim ve bitirdim! Korkunç bir zaman kaybı ama ben farklı insanları, farklı ülkeleri ve kültürleri gözlemlemeyi çok seviyorum. Oturduğum yerden de ancak bu kadar oluyor. İlk olarak format fantastik; kadınlar ve erkekler birbirlerini görmeden sohbet ederek tanışıyorlar. Bazıları tanıştıkları insanlarla tekrar sohbet etmek istiyor ve nihayetinde beş altı çift oluşuyor. Bu çiftler artık tek bir kişiyle sohbete devam etmek istiyor. Uzatmayayım bu sohbetin sonunda, eğer evlenme teklifi sözkonusu olursa, birbirlerini görüyorlar, eğer yüzyüze görüşme sonrası da devam etmek isterlerse, balayına gidiyorlar, sanırım 3 hafta sonra da evleniyorlar. Tabi tam evlenirken, "hayır" deme şansları da var. Bu kısa özetin ardından, gözlemlerime geçeyim; Amerikalılar özellikle kadınlar enteresan, ben de çok konuşabilirim ama bunlar cidden çok konuşuyor ve sürekli bir "ben güvensizim" muhabbeti dönüyor. Yani insan neden sürekli olarak "Ben güvensizim, ben ürkeğim, ben panik atağım" desin? Bizim kültürümüzde tam tersi bence, herkes ne kadar mükemmel olduğundan bahsediyor. Amerikalı kadınlar bayağı açık açık tüm defolarını ortaya döküyorlar. Ve Amerikalı erkekler de takmıyor bu sorunları, özellikle sohbet sürecinde, tam gaz devam ediyorlar ilişkiye. Bizim kültürümüzde ise yine bence, erkekler direkt kaçar. Açık konuşmak gerekirse, ben de kaçarım. Bazıları ciddi acayip karakterlerdi. Erkekler peki bulunmadık Hint kumaşı mı derseniz? Yok değiller, böyle çiçekli basma tadınlar. Hele bir Shake vardı, evlenme sürecine girdiği Depps adlı kadın için "Çok iyi arkadaşım, beni hiç kimse bu kadar iyi anlamadı, fakat onu teyzem gibi görüyorum" dedi. Teyzen mi? Bir diğer evlilik yolundaki damat adayımız da bilgisayar oyunları oynayıp, haftanın 3-4 akşamı arkadaşlarıyla buluşuyordu. Ona da "Şekerim, madem kendi kendine takılacaksın, niye evlenmek istiyorsun?" diye bağırmak istedim. Değişik karakterlerdi yani. İlgimi çelen noktalar ise; abartılı boydaki el tırnakları, fantastik giysiler (gündelik hayatlarında da), aşırı dağınık evler, aşırı alkol tüketimi, hayat karşısındaki rahat tavırlar, karşı cinsle süper rahat iletişim kurma hali (bizim kültürümüzde ise herkes kasıntı, yine bence), kimsenin doğal olmaması; saçından tırnağına, kirpiğine kadar.....Şimdi okuyan olursa, bilmiyorum bu bilgilerle ne yapar ama bence "Love is Blind" mutfakta yemek yaparken, ya da çok yorgun bir günün ardından kanepede yayılırken dondurma eşliğinde izlenebilir. İyi haftalar!

17 Şubat 2022 Perşembe

Küçük Siyah Elbise

 Geçtiğimiz hafta sonu, aylardır gitmeyi başaramadığımız Expo'ya gidelim dedik. Cumartesi sabahtan çıktık ve akşama kadar o ülke senin, bu ülke benim gezdik durduk. Çocuklar bizden daha çok keyif aldı tabi ama benim de, aylar sonra yaratıcı ve sanatsal çalışmalar görmem, etrafımdaki Türkler dışında başka insanların varlığını yeniden fark etmem ve yemek yapmak, çocukları okula götürmek, çamaşır yıkamak vb dışında bir dünya olduğunu hatırlamam açısından iyiydi. Geniş yollarda, açık havada yürümek, ülkelerin sürdürülebilirlik, mobilite ve fırsatlar temaları etrafında neler tasarladığını görmek ilgi çekiciydi. Bir de Avusturya pavilyonunun çıkışında, kafelerinde kahve içtiğim için kendimi çok şanslı hissettim. Böyle bir günün ardından bir film karakteri olsam, eve gelip üzerime rahat ve tabi şık giysilerimi giyer, elime kitabımı ve kahvemi alır, pofuduk kanepemin üzerine yerleşirdim. Çocuklar da odalarında kitap okuyor ya da oyun oynuyor olurlardı. Benim dışımda ailenin geri kalanı film karakteri moduna hemen girdiler ve evde keyif yapmaya başladılar. Garmin kanepede, telefonuna bakıyordu. Çocuklar üstlerini başlarını yerlere fırlatmış, bağıra çağıra odalarında takılıyordu. Bense önce makineye çamaşır koydum. Hızla mutfağa geçip, yemek hazırlamaya başladım. Sonra kuruyan çamaşırları toplayıp, katlayıp yerleştirdim. Bulaşık makinesini boşalttım. Yemek yedik, masayı toplayıp, bulaşıkları yerleştirdim. Çamaşırları astım. Çocuklara yüzlerce kez, ellerinizi yıkayın, dişlerinizi fırçalayın, kirlilerinizi sepete atın, yaw biraz kitap okuyun diye bağırdım. Garmin tabağını, mutfağın salona bakan tarafından lavaboya bıraktı ve arada bir bana 'niye bağırıyosun?' gibilerinden ters ters baktı.



Pazar sabahı da film karakterleri ve ben kalktık. Hedef yine Expo'ydu. Ben kahvaltıdan, yanımızda götüreceğimiz yiyecek içeceğe kadar her şeyi hazırladım. Garmin ve çocuklar ise kendilerini hazırlayıp kapıya geldiler. Neyse vardık yine Expo köyüne, istediğimiz bölgeye gitmek için otobüse bindik. Ben üstümde siyah tayt, siyah kazak, sırtımda çanta, saçlarım saçma sapan toplanmış bir halde otobüsün içinde beklerken, küçük siyah elbiseli bir kadın, kocası ve küçük çocuğu bindi otobüse. Kadının sarı saçları dümdüz ve açıktı. Üzerinde şu her moda dergisinde bahsedilen 'küçük siyah elbise' vardı. Ayağında siyah beyaz çizgili, minicik topuklu ayakkabılar ve elinde de, benim elim kadar bir çanta...Kırmızı ojeler, pırlanta yüzükler. Bu kadar! Ama nasıl şık. Ben bir taraftan kadını inceliyor, bir taraftan da 'yaw bunlar yanlarına çocuk için yedek kıyafet, su, atıştırmalık almamış mı?' diye düşünürken, bir baktım, çocukçağızın sırtında küçük bir sırt çantası var, o kadar. Beraber indik otobüsten, onlar da bizim arkamızdan Almanya için sıraya girdiler. Konuşmalarından anladığım kadarıyla Fransızlardı. Ve kadın sanki hayatı boyunca hiç yemek yapmamış ya da kısaca şöyle söyleyeyim, benim yaptığım işleri yapmamış hiç gibi görünüyordu, iyi de nasıl oluyordu? Öyle güzel, öyle hafif, öyle şıktı ki... Bence pek çok kadın, onun gibi görünmek isterdi. İşin sırrı küçük siyah elbisede miydi? Yoksa kocasıyla beraber gerçek anlamda her şeyi paylaştıkları için mi kadın böyle mutluydu? Mesela ben Garmin'e 'Bir günde sen bulaşık makinesini boşaltsan?' dediğimde aldığım tek cevap var; 'Sen çalış, ben ev işlerini yapayım o zaman!' Şöyle omuzlarından tutup haykırmak istiyorum suratına 'Ne alakası var benim çalışıp çalışmamamla bulaşık makinesinin? Sen de bu evde yaşıyorsun, 4 kişinin işini tek bir kişi yapamaz!' Arada haykırıyorum ama omuzlarından tutup sarsmadan, fakat yok anlamıyor. Küçük siyah elbiseli kadının kocası, anlamış ya da anlamasına hiç gerek yokmuş, öyle büyümüş büyük olasılıkla. Zaten bir günde onlarca kadının, çocuğun, hayvanın öldürüldüğü bir ülkede, bulaşık makinesi boşaltmalarını beklemek cidden ütopik, öldürmesinler yeter.

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Son 6 Ay

Hava sıcak, dal kıpırdamıyor. Lokum ve bir arkadaşı salonda böğürerek bir oyun oynuyor. Tombi balkonda karşıma oturmuş, benim resmimi çizmeye çalışıyor. Çocuklar sıkılıyor, ben sıkılıyorum. Her şehirde, her evde sıkılıyorum, ne yapsam sıkılıyorum, genel olarak sıkılıyorum. Geçen sene kiraladığımız ve ardından annemin satın aldığı yazlıktayız; annem, ben, Tombi ve Lokum. Garmin işsel bir seyahatte, ablam çok şükür Cuma günü İstanbul'a geri döndü hava çok sıcak diye. Çok da iyi oldu çünkü şahane bir kavga ettik, ki biz kavga etmeyiz çünkü ben hep alttan alırım...Annem ve ablam ile kavga ettim aslında, sebebini anlatması uzun, kavganın kısa özeti yıllardır benim onlara bağımlı yaşamam ve onların kuklası olmam. Ahhhh tekrar üniversite okuyacağım diye işi bıraktığım o güne lanet olsun! Neyse annemle minimumda konuşuyoruz, ablam gelirse de tekrar buraya, onunla da minimumda konuşmayı hedefliyorum. Ve bir an evvel annem ve ablamla beraber yaşama halinden kurtulabilmemiz için dua ediyorum. Dua ediyorum çünkü başka çare aklıma gelmiyor. Kendime ait param ve evim olsaydı, bir de şehirlerarası araba kullanma konusunda iyi olsaydım, kavga ettiğimiz gece çocukları alır basar giderdim. Fakat o kadar eziğim ki kavga edip oturmaya devam ediyorum çünkü gidebileceğim kendime ait bir yer yok. Cuma günü itibariyle dünyada 44 yılımı tamamladım ve tek hissettiğim hüzün, hayal kırıklığı, başarısızlık, yetersizlik...Çok sinir bozucu.


Yazlığa Çarşamba akşamı geldik ve o günden beri kitap okuyorum ve dizi izliyorum. Allah'tan okuduğum kitap da, izlediğim dizi de çok iyi. Aslında yoga yapmam lazım her gün çünkü yoga eğitmeni olma macerasına girdim (an itibariyle yoga eğitmeni olabileceğimi de düşünmüyorum) ama ben her gün yoga yapmak yerine okuyorum, izliyorum ve yiyorum. Bu arada elimdeki parayı da saçma sapan şekillerde harcıyor sonra da ne halt edeceğimi düşünüyorum. Gerçekten tam bir başarısızlık ve saçma kararlar anıtıyım. Son 6 ayın özetini yazacaktım ama nedense bunları yazdım. Ben en iyisi son 6 ayın özeti yerine başarısızlık anıtı olunmaması için neler yapılması gerektiğini yazayım sonraki nesiller için...Son 6 ayın özeti ise kısaca online okul, yemek, temizlik, yoga dersleri, bazen iyi hissetmek, genelde kötü hissetmek, zayıflamak için çeşit çeşit diyetisyene ve spor hocasına ödeme yapmak ve başarıya ulaşamamak, dönemsel olarak annemle ve Garmin'le küsmek, ablam da dahil üçüne de sinir olmak, kötü alışkanlıklarımdan en mühimini bırakmak (henüz 2 ay oldu) fakat her gün bırakmasam nolur ya diye düşünmek, hayallerimdeki evin hayalini kurmak, İstanbul'da ablamın evinde sadece kendi giysilerimizi götürdüğümüz bir sistemde yaşamak ve hiçbir yeri ev gibi hissetmemek...


Şimdi gelecek nesillere tavsiyelere gelelim; ne iş yaparak para kazanacağınızı iyi düşünün, aceleye getirilmiş bir karar olmasın bu. Bence 17-18 yaşında üniversitede hangi bölümü okuyacağına, dolayısıyla hangi işi yaparak para kazanacağına karar vermek için çok erken. Neden mi? Çünkü hayatla ilgili hiçbir tecrüben yok, kim olduğunu tam olarak bilmiyorsun, hayatı bilmiyorsun. Bence şöyle 3-4 sene bir yerlerde çalışıp, belki biraz gezilip, para kazanılıp sonra karar verilmeli ne iş yapacağına. Ben ne iş yapmak istediğimi bulduğumda neredeyse 28 yaşındaydım, okulunu okudum ama çok geçti yaş olarak. Evet iş önemli, para kazanmak önemli çünkü para kazanmak demek bağımsız olmak, istediğin hayatı yaşamak demek. Ben hep az para kazandım ve para harcamayı da sevdiğim için önce annemlere sonra da Garmin'e bağımlı oldum hep. Para kazanmayı hiç bırakmamak lazım. Para kazanmayı başardıysan, para da biriktirmelisin. İlla kenarda bir birikimin olmalı. Birikim de kimseye muhtaç olmamak ve bağımsızlık için. İşsiz kaldın diyelim, ailenin evine dönme diye. Bak  benim içim nasıl şişiyor annemle ve ablamla geçen günler yüzünden. İşin iyi, para da biriktiriyorsun, evlenmek istiyorsun; çok klasik olacak ama saatlerce sohbet edebileceğin, seni ve fikirlerini destekleyen, aynı şeyleri yapmaktan zevk aldığın, sarılmayı hep seveceğin, hayat görüşüyle seni sinir etmeyen, ailesine ruhsal ve fiziksel olarak yapışık olmayan, işbölümünün anlamını bilen, kadın işi erkek işi ayrımı yapmayan, kendiyle barışık biriyle evlen. Evlendin ve çocuk sahibi olacaksın diyelim; sakın çocuğa benim annem ya da onun annesi bakar deme, onlara yakın evlere taşınma. Çocuk doğuracaksan, önce bakıcı parasını biriktir, hayatını maddi manevi çocuk için hazırla, anana babana güvenme. Ailen çocuğunuzla arada oynasın, parka gitsin ama sürekli onlara bakmasın çünkü bu durumda siz sinir hastası oluyorsunuz annenize laf anlatayım derken. Çocuğunuzla ilgili kararları kocanla al, kimseye sorma. Para biriktirmek, kendine yetmek için basit yaşa, az eşyan, az giysin olsun çünkü sonra hepsi başa bela. Mesela dolaplar dolusu giysi mutluluk getirmiyor ama para götürüyor, kesin bilgi. Daldan dala yazdım klasik olarak ama özetleyecek olursak; PARA KAZAN, KAZANDIĞIN PARAYI BİRİKTİR, PILI PIRTIYA, EŞYAYA PARA HARCAMA, ÇOCUĞUNUN SORUMLULUĞUNU AL, BAĞIMSIZ OL.....

1 Haziran 2019 Cumartesi

Can Sıkıntısı


Son yazdığımdan bugüne, birkaç kum fırtınası daha oldu, Mayıs ayı mevsim normallerine göre serin geçti. Parkta, deniz kenarında rahat rahat vakit geçirdik. Annem geldi İstanbul'dan. Gelmesini ben hafta sonları dikiş kursuna ve bir ay boyunca haftada üç gün pilatese rahat gideyim diye istedim. Dikiş kursu da, pilates de Mayıs ayında, hayatımda anlamlı bir değişiklik yaratamadan bitti maalesef. İkisinden de çok keyif aldım ama maddi imkansızlıklar nedeniyle devamı olamayacak gibi gözüküyor…

Dikiş kursuna toplamda dört kere gittim; yastık kılıfı, detayı çok olan bir makyaj çantası ve bir pijama altı diktim. Çok zevkliydi kendi ellerinle birşey yaratmak, bir makineyi kullanmayı öğrenmek. Evde dikiş makinem olsa kesin uğraşır didinirim diye düşünüyorum. Tabi bir taraftan maymun iştahlı olduğuma dair inanışlar ve deliller nedeniyle hiç girmeyeyim diyorum. Makinenin fiyatı ucuz ama evde onu koyabileceğim bir yer yok yani Tombi'nin bir çalışma masası yokken, benim bir dikiş masamın olması zor. Zaten ev öyle kalabalık ve küçük ki, her taraftan birşey fırlıyor.

Pilatese de beraberinde bir beslenme programıyla gittim. Tabi beslenme programına pek uymadım ama haftada üç kere düzenli hareket etmek çok iyi geldi. Bence her insanın egzersiz yapma fırsatı ve imkanı olmalı. Ancak burada da para engeli karşımda maalesef. Pilates dersleri bedava değil (büyük bir kupon indirimi sayesinde gittim) ve Garmin hem çalışmayıp hem de böyle şeyler peşinde koşmama pek sıcak bakmıyor.

Bir de Mayıs ayında çocuklarım dışında herkesten sıkıldım. Çocuklar kavga gürültü anlamında bayıyorlar ama yoldaşlıklarını, arkadaşlıklarını herkese tercih ederim. Allah aratmasın, eksikliklerini göstermesin ama arkadaşlarla, kocayla geçirilen vakitten, yapılan sohbetten, beraber içilen kahvelerden fena halde yoruldum. Koca tarafında gerçi pek beraber geçirilen vakit sözkonusu değil ama o da maalesef genel olarak bayıyor. Çocukları alıp uzaklara gitmek istedim. İnsanlarla geçirdiğim vakit anlamsız ve yorucu bir hal aldı. Söylediklerini dinlemeden oturdum karşılarında çoğu zaman ve içimden "Banane arkadaşım senin yaz tatili planından, verdiğin kilodan, kocanın işinden, babanın torunlarına olan sevgisinden, annenin puding yerken fotoğrafından!!!!" diye bağırmak istedim. Neden bu insanlar benim etrafımda diye oturdum düşündüm, düşündüm. En mutlu olduğum anlar yatağa uzanıp rahat kitap okuduğum ve istediğim diziyi istedim kadar izlediğim zamanlardı. Bir dizinin içine girip -tabiki çocuklarla ve mümkünse iyi bir bakıcıyla- kaybolmak istedim. Grey's Anatomy'deki doktorlardan biri olsam fena mı olurdu? Sıklıkla düzenli bir işim olmadığı hatta ev işleri dışında hiçbir işim olmadığı için sıkıldığımı düşündüm ama kesin bir sonuca varamadım. Yaz tatili için hayaller kurup kendimi motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı…

Böyle düşünürken, rüzgar eserken, çocuklarla vakit geçirirken Mayıs ayı da bitiverdi. Haziran ayından isteklerim, beklentilerim; hepimizin sağlıklı olması, fazla kilolarımdan kurtulmak, dikiş dikmek, bir şekilde spor yapmaya devam etmek, Tombi'nin matematiği biraz daha sevmesi, Lokum'un biraz sakin olması, Garmin'in de sohbet edilebilir, birşeyler paylaşılır bir hale gelmesi, annemin ise olaylara daha maydanoz olması…Ne diyim, hoşgeldin Haziran

17 Mart 2019 Pazar

Hava Durumu

Blogu açana kadar göbeğim çatladı. Sonra yeni blog açayım dedim - kafaya gel - onu da beceremedim. Ve derken nihayet kürkçü dükkanına döndüm. Kısa girişten sonra ne yazacaksam yazayım...

Geçen hafta sabah saatlerinde, 16 derece olan hava sıcaklığı, bugün itibariyle 23 dereceye yükseldi! Biraz hızlı değil mi yahu? Garmin'e sabah 7'de hava durumunun 23 derece olduğunu söylediğimde, aldığım tepkiyse "25 derece ne, sen 40'ları bekle" oldu. Haklı mı? Haklı. Bunlar iyi günlerimiz. Hava ısınsın tabi yapacak birşey yok ama bu sürece üzerimde 8 kilo fazlayla girmeseydim iyiydi. Vallahi ömrüm yeme içme derdiyle geçiyor. Yedim yemedim, rejim yaptım bozdum… İyice kafayı bozdum ve son 3 haftadır ketojenik diyet yapmak için uğraştığım dönemde ise gördüm ki; rejim yapmaya çalıştıkça daha çok yemek istiyorum ve yiyorum da. Nereden girdim bu sarmallara yahu? Çok sinir bozucu. Ver istediğin kadar kiloyu, çeneni kapa, yaşımına devam et. Neyse bakalım yarın Garmin'le yeniden başlayacağız. Bununla uğraşacağına iş bulsam mesela? Ya da doğru düzgün yemekler filan yapsam? Birşey söyleyeyim mi bu evde olmak insanı çok bitiren birşey, gerçekten. Ev işleri de bordrolu, böyle ciddi bir iş olmalıymış. Yani bu işi yapmak isteyenler başvurup nasıl bir muhasebeci işini seçip, çalışıyorsa o şekilde çalışmalıymış. Ortada bir ev mi var? Orada çalışmak isteyen ve tabi çalışan bir kadın ya da erke olmalıymış. Yani isteyen kadın ev işlerinde çalışsın (biliyorum yatılı yardımcı, bakıcı vb var ama ben başka birşey anlatmak istiyorum) isteyen başka bir işte çalışsın. Mesela çocuğu olunca çocuk baksın -tabi istiyorsa- ama sonra çocuk okula, kadın işine… Yani şöyle birşey olmasın; çocuk oldu, onunla olmak istiyorum, işi bıraktım, hoooop yıllardır çocuk bakıyorum ve sürpriz evin görünen görünmeyen tüm işleri tepemde. Sevmiyorum arkadaş ben ev işlerini, bunu yapmak isteyenler, bırakalım para karşılığında (her iş gibi) yapsınlar. Peki onların evlerindeki işleri kim yapacak? Onları da o işi yapmak isteyenler, ya da çok istiyorlarsa kendileri yapsın. Umarım bu yazdıklarımı kimse okumaz çünkü sanırım süper saçmalıyorummmmm.

O kadar manasız ve nankör ki ev işleri. Bulaşık makinesini boşaltıyorsun, yarım saat sonra tekrar doluyor. Ütüyü bitiriyorsun, yıkanmış giysileri açarken üzerime kara bulutlar çöküyor. Bilin bakalım niye? Çünkü yıkanmış çamaşır eşittir yeni ütü!!!! Banyoyu temizliyorsun, üstüne bir duş alıp çıkıyorsun  ve o da ne yerde yine saçlar saçlar saçlar… Ya da temel işleri bitiriyorsun sonra çöp torbasını değiştiriyim diyorsun; Allah'ım o dolabın hali ne? Bir ben yokum, torbalar, deterjanlar, boş şişeler. Toplamak lazım ama toplamak istiyor muyum? Hayır teşekkürler. Ütülenmiş tshirtleri çekmeceye koyacaksın, çekmecede bir fırtına, bir boşaltıp düzenlemek lazım ama neden neden neden? Öyle sıkıcı ki. Daha yazayım mı? Hayır düşünüyorum iş bulup çıksam bu sarmaldan fakat kötü haber şu ki çalışsan da çalışmasan da bu sarmaldan aslında çıkamıyorsun. Çalışsan evet maaş karşılığında birini buluyorsun ama o kişide sen ona muhtaçsın kafası olduğundan ve toplumsal olarak ev işleri her türlü kadının üzerinde görüldüğünden, çalışsan da ana sorumlu sensin. Halbuki benim dediğim gibi şirketvari bir sistemde yürütülse bu ev işleri, herkes mutlu olabilir. Başka bir çare bulamıyorum. Ben yapmak istemiyorum ev işi, sevmiyorum, seven var mı? Her gün her gün olacak iş değil yani. Her gün yatak topla, her gün yemek yap, cidden olacak iş değil.

Neyse bugünkü saçmalığımın da sonuna geldik, gidip çamaşır asmalı ve çocuklara öğleden sonra için yiyecek birşeyler hazırlamalıyım. Yarın çocukların akademik gelişimi neden annelerin üzerinde konusuna ve sorunsalına değinerek, eğitim sistemini sorgulamayı planlıyorum.

20 Ekim 2017 Cuma

8 Gün

Garmin, neden olduğunu anlayamasam da, geçtiğimiz Cuma sabaha karşı bir eğitim nedeniyle ülke dışına çıktı.  Burada haftasonu Cuma ve Cumartesi, bir de üstüne çocukların okulu Pazar günü tatil olduğu için ilk 3 gün Garmin'e bildiğim tüm küfürleri ettim. Çünkü 2 çocukla öyle anlar oluyor ki tuvalete bile gidemiyorsun. Peki 2 çocukla, 8 günlük, tek başına ebeveynlik  nasıl bir tecrübe?

Bana göre anne çalışmıyorsa, evde ev işlerini yapan biri ve bir de üstüne çocukları okula götürüp getiren biri varsa hiç problem yok! Bir kere anne ev işleriyle kafayı üşütmeyip; çocuklar okuldayken yogaya, resim kursuna, yürüyüşe, arkadaşlarıyla kahve içmeye gidiyorsa annenin çocuklara sabrının tükenmesiyle ilgili bir problem sözkonusu olmaz. Ve anne çocukları arabayla sabahın 7'sinde okula götürüp, öğlen 40 derecede okuldan getirmiyorsa da, şoför var unutmayalım, fiziksel yorgunluğu olmaz. Yani bu denklemde anne, öğleden sonra saat 3 civarı okuldan gelen çocuklarını sarar sarmalar, onlarla masada oturmuş, yardımcının pişirdiği yumuşacık kekleri yerken (spor yaptığı için kilo takıntısı da yok, keki de vicdanı rahat yiyor yani) yere düşen kırıntılar, halının üstündeki oyuncaklar, yere atılmış okul çantaları ve formalar için kimseye bağırma gereği duymaz çünkü onları toplayan başka biri vardır. 

Fakat yardımcı ve şoför olmadan tek başına annelik zor. Süreç sabah kahvaltı, beslenme çantaları, çiş, üst baş, okula transferle başlıyor. Çocuklar okuldayken; market alışverişi, yemek pişirme, evi toplama hatta temizleme, şanslıysan 2 lokma birşey yeme, parkta koşanları ve yoga vb yapanları kıskanma, bu nedenle ayaküstü bisküvi, çikolata yuvarlama, çamaşır koyma çamaşır asma, bulaşık makinesi doldur boşaltla devam ediyor. Sonra hızla okula gidip çocukları tekrar eve getir, üst baş değiştir, birşeyler atıştırma, parkta oynama, banyo, yemek, diş fırçala, çiş yap, kitap oku, onları uyuturken yarım saat uyu. Sonra tekrar diril, evi toparla, bulaşık, kırıntı topla, bu ev niye bir gün toplu durmuyor her yer darmadağınık diye dertlenme ve kanepede bayılma ile devam ediyor. Bu denklemde fiziksel ve ruhsal sağlığı korumak zor çünkü kendi varlığını, bireyselliğini unutuyorsun, dağılıyorsun. Garmin'in de benim yükümü hafiflettiği söylenemez ama en azından çocukların banyosunu başka birinin yaptırması bile rahatlık sağlıyor. Aslında işin özü ev işlerini yapacak bir yardımcı olsa hiç problem yok çünkü ev işleri bitmiyor, azalacağına her dakika hatta her saniye artıyor. Sen tozu alıyorsun, daha arkana dönmeden tozlar sinsice tekrar yapışıyor. Temizlik yapmamayı, salmayı da denedim ama o da bana iyi gelmiyor. Mesela şu an gözlerim kapanıyor, saat daha on değil ve ben uyumak üzereyim. Bazıları yardımcısız çok güzel hatta şahane bir şekilde hallediyorlar benim üşendiğim işleri. Evleri acayip düzenli, çocukları sakin mutlu. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum, onlarla arkadaş olup sırlarını öğrenmek istiyorum ama henüz böyle bir imkanım olmadı. Daha fazla yazamayacağım cidden uyumak üzereyim.


21 Şubat 2015 Cumartesi

Peppa Pig ve Hayat

Peppa Pig ailesiyle günlerini neşe içinde geçirirken, ben 2 yavruma onun maceralarını izleterek beyinlerini uyuşturuyorum. Bizim baba domuz şekerleme yapıyor ve benim de 2 çocukla oynamaya halim yok. Bulduğumuz yardımcı arkadaş da daha ilk haftasının sonunda kendini iyi hissetmediği için bugün 4 civarı gelmeye karar verdi. Tam saat de söyleyemiyor küçük hanım, herhalde umutlanmayayayım diye. Allah vallahi kimseyi yardımcıya etmesin. Mommy Pig nasıl da güzel bakıyor 2 çocuğa, vallahi helal olsun. Ben ise bir sinir hastası oldum çıktım. Sürekli cır cır bağırıyorum, utanmasam küsücem küçücük çocuklara. Hani uzmanlar diyor ya; 'çocuğunuza vakit ayırın ama kendinize de vakit ayırın. Çocuğunuzla kaliteli vakit geçirin' diye, doğru diyorlar ama uygulama imkansız. Ben tuvalete bile tek başıma gidemiyorum. Banyo yapmam olay. Eeee nasıl kendime vakit ayırayım. Zaten bizim baba domuz bozuluyor ben kendime zaman ayırmaya kalkınca. Neticede çalışmıyorum ya, bir de kendime mi zaman ayıracam? Yani ben de ne hayalperest bir insanım!


18 Kasım 2014 Salı

Orta Yerinden

15 Ekim'de eve taşındık, hijyen koşulları, çocuklarla vakit geçirme açısından rahatladım tabi. Fakat oteli ilginç biçimde çok özlüyorum çünkü çok sevdiğim insanlar vardı orada ve onların varlığını özlüyorum. Ne bileyim onlara 'günaydın' demeyi filan.

Oturduğumuz yer güzel bir yer, çok şükür. Bir çeşit dev site, hiçbir yere gitmeden yaşamını sürdürebilirsin. Zaten bir yere gittiğimde, her yerde o dev gökdelenleri ve dev alışveriş merkezlerini görünce depresyona giriyorum. Yapay görüntü, yollarda, etrafta yürüyen insan olmaması beni bunaltıyor. Sitede ağırlıklı olarak Ruslar, İngilizler, Güney Afrikalılar, Türkler ve bir miktar Arap yaşıyor. Çalışanlar ise Filipinliler, Hintliler, Pakistanlılar, Sri Lankalılar ve bir miktar Afrikalı. Bu zamana kadar en çok Güney Afrikalılarla ve Fransızlarla muhabbetim var, gayet tatlı insanlar. Ruslar ve İngilizler bir garip. Belki bir gün anlatırım. Bu zamana kadar kısa boyuma ve etli butlu halime rağmen ağırlıklı olarak insanlar 'Rus musun?' diye sordu! Birkaç kişi de Fransız olduğumu düşündü, pek hoşuma gitti. Fransız kadınlar ziyadesiyle hoş ve becerikli. Bir miktar soğuk olan bir Fransız kadın var mesela; biri 3,5, biri 2 yaşında iki çocuğu var. Bir de 6,5 aylık hamile. Yardımcısı ya da bakıcısı yok. Benden zayıf hamile haliyle, acayip bakımlı ve çocuklarıyla mutlu mesut takılıyor parkta, havuzda. Ben ise annem yanımda olmasına rağmen (maalesef hala bizimle, evet nankörüm ve hala yardımcı bulamadık) dağıtmış haldeyim; hem fiziksel hem ruhsal açıdan.

Burada yıllardır yaşayanlarla konuştuğumda, Türkler dahil hepsi pek bir seviyor Dubai'de olmayı. Ben henüz o noktaya gelmedim.

Avrupalı babalar gerçekten bir harika. İşten erken geliyorlar ve çocuklarıyla acayip ilgileniyorlar. Anneler bu arada dinleniyor sanırım. Biz ise Garmin'i günde ortalama 2 saat ancak görüyoruz. İşle bozdu kafayı ve bu yüzden herşeyi ben yapmak zorunda kalıyorum. Garmin'e fena halde kılım, zaten tartışmadığımız gün yok gibi. Bu kadar çok çalışacağını bilseydim vallahi İstanbul'da kalırdım.

Hava sabahları 22 derece, öğlen ise 28 derece civarı oluyor. Ve yıllardır burada yaşayanlar 'Aaaa havalar da soğudu" diyor, bazen ben de diyorum! İlk geldiğimizde öğlen 38 derece olduğu için herhalde.

Lokum 14 aylık, Tombi ise 36 aylık oldu. Lokum ufaktan yürümeye ve konuşmaya başladı. İnatçı, dediğini yaptıran bir kız. Tombi okul konusunda zorlanıyor ama ciddi ciddi ingilizce konuşmaya başladı, sadece okulda duyduğu sayesinde. Ve geçen hafta bana "Sen benim aşkımsın" dedi, bir Türk ana olarak, duygulandım ama çok bana düştü geldiğimizden beri, bu durum pek hoşuma gitmiyor. Benden başka kimseyle takılmak istemiyor.

Kışı, kalın giyinmeyi özlüyorum. Burada tüm mağazalarda manasızca kışlık kıyafetler satılıyor. Bir şort alayım desen yok. Saçma geliyor bana. Kalın hırkaları gördükçe giyesim, alasım geliyor, bir de İstanbul'a gidesim, Paris'e filan gitsem de olur ama.

 

 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Bir Aile Manzarası

Sabah Tombi'yle Kurabiye Parkı'na gittik. Ablam gelince ben kafe kısmına gidip kahve eşliğinde keyif yapmak için oturdum biraz. Ve o sırada gözüme bize benzer bir aile ilişti; yaşı henüz küçük bir büyük çocuk ve bebek kardeş. 

Anne boynuna emzirme önlüğünü takmış -ki hava sıcakken hiç çekilir birşey değil- bebeği emziriyor. Doğru düzgün kahvaltı yapabilmiş mi Allah bilir. Bu esnada küçük abi annenin yanındaki sandalyede ayakta duruyor ve emziren anneyi her türlü rahatsız ediyor. Onun da işi zor, o da annesinin kucağında olmak istiyor ama şartlar müsait değil. Anne hem emzirip hem büyüğe laf yetiştiriyor, onunla da ilgilenmeye çalışıyor. Yüzünden belli, şişmiş kadıncağız. Aaaa peki çocukların dünyaya gelmesinde katkısı yadsınamaz, çok sevgili koca ve aynı zamanda baba kişisi nerede? Sıkı durun! Kendileri annenin ve çocukların olduğu masanın hemen önündeki masada sigarasıyla sıcak kahvesini yudumluyor!

Ben içimden ' Yuh be, büyük çocuğu al da kadıncağız rahat etsin,' diye haykırırken, anne 'oğlanı biraz yanına alır mısın?'diyor. Sakin bir kadıncağız maaşallah. Adam çocuğu karşısındaki sandalyeye oturtup keyfe devam ediyor. Ne diyeyim, yazılı olarak 'hıyar' diyeyim en kibarı. 

Yarım saat sonra da Kurabiye Parkı'nı terk ederken gördüm bu aileyi; baba kırlaşmış ve fakat ona karizmatik bir hava veren saçları ve atletik vücuduyla havalı havalı yürürken, anne hantal ve ağır bedeniyle adamın yanında gidiyordu. Kadın da istemez mi havalı gözükmeyi? İster tabi ama nasıl vakit bulsun da diyetisyene, spora ya da yürüyüşe gitsin? Kendimden biliyorum, zor dostum.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Bugün Benim Doğumgünüm!

Son yılların en ruhsuz doğum gününü yaşıyorum herhalde. Garmin yurtdışında ve şu saaat oldu aramadı!!!! Annemle dünden beri aramız bozuk, aslında her zaman bozuk da bu sefer biraz daha ciddi ve işin kötü yanı Garmin yok diye bizde kalıyor ve doğum günümü doğal olarak iplemiyor. Ablam doğum günüm diye işten izin alıp sabahtan bize geldi ama oruç tutuyormuş kendileri, oruç tutarken ve akşam için planı varken, gündüz benimle nasıl bir doğum günü kutlaması hayal etti bilmiyorum.

Cumartesi günü güya bana sürpriz parti yaptıkları için bugün ne bir pasta aldılar ne de bir hediye. Tamam Cumartesi hediye almışlardı - ortak bir hediye o da, yani tek bir hediye - ama insan sembolik de olsa küçük birşey bekliyor.

Kısaca hayal ettiğim gibi bir doğum günü olmadı hiç. Sıradan günlerden bile daha sıradan oldu ve bir yıl daha gitti hayatumdan.

Bugünün belki de tek güzel yanı; benim gibi doğum günlerine çok meraklı oğlumun beni sık sık öpmesiydi. İyiki Tombi ve Lokum var ve iyiki doğdular.

21 Aralık 2013 Cumartesi

İtirazı Olan ya Şimdi Konuşsun ya da Sonsuza Dek Sussun

Avery konuşmayı tercih etti ve bence şahane bir geline ilan-ı aşk sahnesine imza attı. Pek çok filmde, dizide buna benzer sahneler izledim ama bu açık ara en iyisiydi bence. 

April ile Avery baştan beri birbirine çok yakışıyordu ve Meredithlerin tayfası sonrası gelen doktorların çoğuna ısınamama rağmen bu ikisine sempati duyuyordum. Sonra ayrıldılar, araya bir sürü olay girdi. Avery gitti o sinir bozucu, herşeyi ben bilirim tavırlı kızla beraber olmaya başladı. April ise sıkıcı ambulans şoförüyle evliliğe giden bir ilişkiye başladı. Ben ise hep Avery ile April'in biraraya gelmesini umdum. Ve içimde bir yerlerde, 'birşeyler olacak ve tekrar birlikte olacaklar, merak etme' diyen bir ses vardı. Sözkonusu ses keşke hayatımla ilgili konularda da benimle iletişime geçse.

Şimdiki merak konum ise April'in ne yapacağı, ki burada en zor durumda olan April. Avery söyleyeceğini söyledi, ambulans şoförü evlenmek üzere hazır nazır bekliyor, top April'da. Ya Avery'e arkasını dönüp evlenecek ya da Avery'e koşacak. Zor bir karar, hele de üzerinde gelinlik varken. 

Bunları yazarken bir taraftan da kafayı üşütüp üşütmediğimi düşünüyorum. Kurgusal karakterler üzerine bu kadar düşünmek pek normal değilmiş gibi geliyor. Ya Kurtlar Vadisi'nde ölen bir karakterin ardından mevlüt okutup, gazeteye ilan edenlere dönersem? Allah korusun. Ve Allah Avery ile April hakkında da hayırlısını versin:) 

13 Aralık 2013 Cuma

Kaos

Aslında ne yazacağımı bilmiyorum. O yüzden başlığı en son yazacağım. An itibariyle Tombi de Lokum da uyuyor. Tombi'nin garantili bir uykusu var, genelde en az 2 saat uyuyor. Lokum ise sürprizlerle dolu, yatıp bir saat de uyuyabilir, 30 saniye sonra ağlayabilir de. Ne olur uyusunlar şöyle mışıl mışıl. Anne kişisinin de biraz nefes almaya ihtiyacı var. 

Aslında nefes almaktan öte kilo vermeye ihtiyacım var. Şöyle ne bileyim bir anda, mesela bir haftada, 2 kilo versem, gaza geleceğim ve kilo kayıbm hızlanacak ama olmuyor bu sefer. Tombi'nin doğumundan sonra diyetisyen marifetiyle süper hızlı vermiştim kilolaları. Bu sefer ise hem motivasyonum hiç yok hem de hiç durmadan tatlı yiyorum. Sigara bağımlılığımdan sonra bir de şeker bağımlılığı çıktı başıma. Niye bu kadar bağımlı bir yapım var Allah'ım? 

Gündüz bir melek gibiyim aslında. Doğru düzgün besleniyorum, abur cubur yemiyorum, hatta salata filan yiyorum. Çocukları uyuttuktan sonra ise içimdeki Şeker Adam ortaya çıkıyor. Genelde Garmin'e sipariş verdiğim ve Garmin'in eve gizlice soktuğu (hem çocuklardan hem annemden) renkli badem şekerlerini katur kutur yiyorum. Başka birşey yiyesim yok tatlı olarak, illa bu şekerler ve her akşam ortalama 200 gr tüketiyorum. Garmin yemek isterse filan acayip bozuluyorum ve ertesi akşam için 300 gr şeker almasını istiyorum. Valla sabırlı adam, başkası olsa "Başlatma şekerine!" derdi. 

Doğum sonrası çok şekerli yaşamımda 2 kere diyet girişimim oldu. İlkinde bir diyetisyene gittim, daha önce de gittiğim ve sevmediğim bir diyetisyendi ama eve yakın diye bir şans daha verdim kendisine. Yok yine sevmedim. Verdiğim 1.5 kiloyu geri aldım. Sonra gaza gelip kendim diyet yaptım. İlk haftanın sonunda hiç kilo vermediğimi görünce çok bozuldum ve yediğim şeker miktarını arttırdım. Tombi'yi doğurduktan sonra gittiğim diyetisyene gideyim dedim, pahalı bir diyetisyen olduğu için ablama başvurdum, ilkini de o öedemişti doğum hediyesi olaraktan. Fakat burada atladığım şey, ablamın geçtiğimiz 2 yılda değiştiğiydi. Bana diyetisyenin (bu noktada yanlışlıkla bilgisayarın kamerası açıldı, kendimden korktum, valla çok şişmişim yaaaa) parasını veremeyeceğini, herkesin hayatta herşey için bir bedel ödemesi gerektiğini, bana bu parayı verirse zaten verdiğim kilolaların bedel ödemediğim için kalıcı olamayacağını filan söyledi. Bozulduğumu hiç belli etmeden, "Evet ya, haklısın," dedim. Ama fena halde bozuldum. Ve onun bana yıllardır verdiği paralara ve onun parası olmasına sinir oldum. Gurur yapıp bir daha para istemeyeyim dedim ama bir kere eve gelen yardımcının parasını o veriyor, karışık hikaye, anlatması zor. Bu sefer annem, "O diyetisyene gitsene, veremiyorsun bu kiloları," dedi. Ben de "Yok ya neyime benim o diyetisyen, param yok pulum yok," dedim. Annem "Ben veririm," dedi ama anneme de en az ablam kadar sinir olduğum için, "Yok dedim". Ve tüm bunların siniriyle daha çok yedim. Yine de o diyetisyene gitmeyi kafaya taktığım için, sonunda bebek için gelen altınların bir kısmını bozdurmaya karar verdim. Bir kere bence bebeğe değil anneye hediye gelmesi gerek bu süreçte, 9 ay karnında taşı, aylarca emzir, uykusuz kal. Yani altınları bozduracağım için hiç vicdan azabı duymuyorum. Gelecek Salı gideceğim diyetisyene, umarım yine hızla kilo veririm ve umarım şu şeker tutkumdan kurtulurum. 

Suçlu Şekerler


Ablama kızıyor olsam da aslında kendime kızıyorum, kazık kadar kadın (ben) niye hala annemden ve ablamdan para alıyorum? Neden Garmin'in geliri paralelinde yaşamıyorum. Neden annem ve ablamla bu kadar içiçe yaşıyorum? Keşke onlar ya da biz başka şehirde yaşasaydık. Hele annemin bizim evdeki varlığına hiç tahammülüm yok. Herşeye maydonoz. 'Eeee gelmesin o zaman' diyebilirsiniz, o da olmuyor, biri 25 aylık, biri 2,5 aylık çocuklara evde yardımcı olmasına rağmen tek başıma bakamıyorum, yoruluyorum. Aslında bütün kaosu ben yaratıyorum. Otur bak çocuklarına kendin, yardımcı filan da alma. Ama beceremiyorum işte, çocuklara mı bakılacak, yemek mi yapılacak, nasıl olacak? Yapanlar var biliyorum. Yok benim için en iyi çare, annemden ve ablamdan başka bir şehre hatta ülkeye taşınmak. 

Bir de ablamla bu halimiz, iyi anlaşır gibi görünmemiz, ama aslında benim ondan şu sıralar pek hazzetmemem çocuklarımdan biri erkek biri kız olduğu için şükretmeme neden oldu. İki kızkardeşin cıvık, sürekli dipdibe yakınlıklarından daha iyi bir erkek bir kız kardeş. Akşam da sevgili kocasıyla bize gelecekler. Katmerli kabus; onlar geliyor diye annem de yemeğe kalır. Çocukları uyut, onlara sempatik sempatik gülümse, kocası meyve tutkunu diye akşamın köründe meyve ye (akşam yemeğinden sonra böyle tabak tabak meyve yiyenleri hiç anlamam), uykusuz kal. Halbuki benim her akşam için mükemmel planım belli, badem şekerleri eşliğinde 2 bölüm Friends izle. 

Allah'ım en azından bir süreliğine Friends'deki karakterlerden biri olmayı öyle isterdim ki. Yalnız hangisi olacağıma bir türlü karar veremedim.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Villa Kabus'ta Bir Gün

Garmin'in ailesinin yazlığının olduğu yerde, halkımız dipdibe ve 3 katlı olmasına rağmen kibrit kutusu kadar olan evlerine özene bezene tabelalar yaptırıp, yaratıcı isimler vermiş; Villa Nuriye Hanım, Villa Tayga, Villa Zırt Bey vb. Bizimkilerin yazlığının bir tabelası yok ama giriş kapısının üstünde kocaman bir kartal heykeli karşılıyor sizi (hayır, Beşiktaşlı filan değiller). Sonrasında veranda ve bahçe diye nitelendirdikleri, büyükçe bir masa örtüsü kadar bir alan ve birkaç merdiven. Merdivenlerin üstü farklı boy, model, numara, kalitede çeşit çeşit terlikle dolu. Merdivenlerden içeri girince, sizi küçük bir salon ve açık mutfağımsı bir yer karşılıyor. Salona koltuk, kanepe, büfe, halı vs stoklanmış gibi bir görüntü var. Hayır yazlık evde ne işi var, halının, büfenin? Bir set merdiven de arkadaki veranda bahçe benzeri yere açılıyor salondan. Orası da yine terlik dolu. Üst katlara hiç girmeyeyim içiniz daralır, 3-4 oda, 2 banyo ve bol bol eşya, halı.

Benim "Villa Kabus" demeyi tercih ettiğim bu tesise koca yaz boyunca sadece 2 kez gittik, çok şükür. Garmin'in diğer kardeşleri ve eşleri ve çocukları ise ciddi ciddi her hafta sonu gidip, bir de yatıya kalıyorlar. Benim için inanılmaz. Ben sadece ilk evlendiğim sene kaldım ve o zaman da tövbe ettim. Yani bence orada birkaç gün kalmak için insanda bir rahatsızlığın, arızanın olması gerekiyor. Neden mi?

Şöyle ki; mesela Garmin'in ailesi bayramı orada geçiriyorlar ve bizde mecburen oraya gideceğiz diyelim (bu bayram cidden böyle oldu) Biz kahvaltıyı orada ederiz kafasıyla - ki genelde kahvaltıyı geç etmeleriyle meşhur bir topluluk Villa Kabus'un sakinleri- sabah 10 gibi orada oluyoruz. O da ne, kahvaltı masasını toplamışlar. Masa, bizim için tekrar törenle hazırlanıyor. Bu arada gelinlerden bir ya da ikisi, bazen kızlardan biri ilk kahvaltıyı, mutfağı, bulaşıkları toplamak için kurban olarak seçiliyor. Ben hamile olmamın avantajıyla bu sene bu işlere hiç girmedim, en fazla tabak taşıdım içeri. Ama bir günde 30 adet  domates soyduğumu da bilirim. Neyse kahvaltı sonrası birden evin erkek nüfusu ortadan kayboluyor. Garmin ben Tombi'nin peşinden koşamadığım için ortalarda, ve ortadan kaybolan erkeklerin çocukları da piyasada tabi. Anneler ve kayınvalide mutfağı toplama, gizemli işler yapma ve kocalarından şikayet peşinde. Garmin uyumadığı ve oğluyla ve hatta onların çocuklarıyla oynadığı için (ki fırsat bulsa o da uyur) şikayetler genelde bana anlatılıyor. Onlar acıların kadınları, ben prenses! Yok öyle birşey tabi. Neyse bu arada saatler iyi kötü geçiyor, Tombi şişme havuzda takılıyor, iki yeşil görüyor, kuzenleriyle biraz oynuyor, Garmin yorgun. Saat oluyor 3, ben acıkıyorum, Tombi Allah'tan yanımda getirdiğim yemeğini yemiş oluyor. Benden başka kimse acıkmıyor. Dolabı açsan, öylesine doluki içinde ne olduğunu bilmene imkan yok. Tombi'nin meyvelerini kemiriyorum. Bu arada bütün gelinlerin çok formda olduğundan ve o kadar işe güce bir damla terlemediklerinden de bahsetmem gerek, saçlarının bir teli bozulmuyor. Ben ise hiçbir şey yapmadığım halde, savaştan çıkmış gibi darmadağınık bir haldeyim. (Robot gelinler, bir başka yazı konusu)

Saat 5 sularında kayınvalidem törenlerle pilav pişirmeye başlıyor. Erkekler ortaya çıkıp, denize gitmeye karar veriyor. Kadınların surat beş karış, yeni kurban bulaşık makinesini boşaltıp salata yapmaya başlıyor. Salata bir kazan kadar yapılıyor yalnız çünkü evin nüfusu sıradan bir günde minimum 15. Pilavın yanında ne yiyeceğimiz merak konusu. Saat 7 sularında banyo fasılları başlıyor. Bu arada Tombi uykusuzluktan sarhoş gibi. Garmin, orada yemek yemekte ve ortada olmayan ailesiyle takılmakta kararlı. Ben açlıktan bayılmak üzereyim. Neyse sofraya gruplar halinde oturmaya başlıyoruz. Aynı anda herkesin yemek yemesi imkansız. Hem yer yok, hem de oturanın fiziksel olarak bir daha kalkması zor olduğundan, içeride birşeylerin istenebileceği insanlar kalmalı. Ve biten yemekler sürekli yenileriyle değiştirilerek tekrar servis ediliyor. Herkes kalkıp tencerenin içinden tabağına yiyeceğini alsa, çatlarlar çünkü. O kadar tabak çanak o bulaşık makinesine nasıl giriyor, o mutfak nasıl toplanıyor benim aklım almıyor (ben hamile olmadığım dönemde de genelde taşıyıcı ya da doğrayıcı olarak katılırım toplama işlerine). Yemekten sonra artık benim arkama bakmadan kaçasım geliyor. Suratımı düşürüyorum, Garmin'e kaş göz ederek Tombi'nin yorgun hallerini gösteriyorum ve nihayet saat 9'a gelirken kalkıyoruz. Neymiş, bayram ziyareti için Garmin'in ailesine gitmişiz. Yazlıkları varmış, pehhhh.

11 Ağustos 2013 Pazar

Bayram Öncesi, Bilinç Akışı

Meğer Garmin Pazartesi, Salı ve Çarşamba izin almış. 9 gün annemsiz hayat! Fakat annem durur mu Tombi'yi 9 gün görmeden, sık sık parazit yaptı maalesef. Neden bu kadar sinir oluyorum acaba anneme? Belki de arıza bende. En basit bir sorusuna bile acayip tepkiler verebiliyorum.

Garmin'le 9 gün güzel başladı. Sabahları Tombi'yi parka götürdük, onlar oynarken, ben rahat rahat kitap okudum, çay içtim. Öğleden sonraları deniz kenarına gittik. Ben bu esnada, eski evimizden yürüyerek gittiğimiz yerlere, şimdilerde gitmek zorunda kaldığımız ve otopark parası verdiğimiz için sinir olup, bol bol söylendim. Garmin, benim söylenmeme söylendi. Erkekler söylenen, şikayet eden kadınları sevmiyor. Zaten kim sever ki vıdı vıdı şikayet eden birini. Ben de sevmem ama sinir oluyorum bu evde oturmaya, çok şükür tabi yine de. Ancak evin Bağdat Caddesi'ne yakın olmasını istemek suç mu yahu?



Garmin ve Tombi ile Cumartesi başlayıp Salı gününe kadar devam eden mutlu mesut hayatımız, Garmin'in ailesine her şeker bayramında olduğu gibi nişan çikolatalarından daha iddialı bir çikolata alma girişimiyle sekteye uğradı. Neden adam gibi normal bir kutuda çikolata alamadığımızı sorguladım. Neticede bana getirdikleri nişan çikolatası, annesine her bayram götürdüğü çikolatadan küçüktü. Mesele o da değil aslında, o kadar pahalı ki, bu çiçekli, tepsili, süslü püslü çikolatalar. Al arkadaş güzel bir kutu çikolata. Yok abartacağız illa. Tabi sinirlendi Garmin, "Her bayram aynı şeyi yapıyorsun," diyerek suratını düşürdü. Haklı, her bayram aynı şeyi yapıyorum ama bayramlar dışında ortada olmayan, hiçbir haltımıza destek vermeyen, el gibi doğumda, bayramda seyranda görüştüğüm bir topluluğa ne diye sevgi, sempati ve saygı duyayım ki? Eeee ben de düşürdüm tabi suratımı. Ve bu hal Cuma'ya kadar sürdü. Zaten bayramın ilk günü, sabah 10.30'da başlayıp, akşam 8'e kadar kayınvalide ve kayınpederin yazlık evinde geçen zaman tüm yaşam enerjimi ve isteğimi aldı götürdü.

Neticede Garmin, kutu çikolata aldı ama aldığı kutu bizim mutfak masası kadardı, şaka değil. Bu konuyla ilgili kime dert yansam. "Sanane, adam kendi kazanıyor, kendi alıyor," dedi. Onlar da haklıydı. Ve sanırım Garmin'in ailesine veri olarak sinir olduğum gerçeğini kabullenmeliyim artık. Aslında tam sinir olmada değil. Bazen çok da seviyorum onları ve yanlarındayken rahat da ediyorum. Hatta zaman zaman kayınvalidem gibi bir annem olmasını dilediğim bile oldu. Sakin, anaç, iyi yemek yapan bir ev kadını. Ne bileyim, duygularım karışık. Diğer kardeşleri alsın arada da bayram çikolatası. Sanki biz para basıyoruz. Bu arada 7 kardeş olduklarını söylemiş miydim?

Ve bugün hava ne kadar da sıcak! Annem Tombi'yi apartmanın bahçesine indirdi. Anneme göre, bu bahçe bulunmaz bir nimet İstanbul gibi bir yerde. Yaaaa evet, eski evde bahçe yoktu ama 10 dakikada giderdim parka, daha güzel olurdu Tombi için, burada kedi kovalamaktansa. 


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Garmin Geldi Hoş Geldi

Cuma gecesi itibariyle Garmin şehrimize döndü. Onun dönüşüyle birlikte benim kafamdaki senaryolar ortadan kaybolurken, sinir katsayım da oldukça düştü. Gerçi o geldikten sonra da bir senaryo yazdım, onu anlatayım ben en iyisi.

Cumartesi gecesi, saat on buçuk sularında Garmin'in cep telefonu çaldı. Telefonu götürmek için elime aldım, kayıtlı olmayan bir numara. Garmin baktı ve "Kesin işyerinden bir manyak arıyor, bu saatte aranır mı insan? Açmayacağım," dedi. Ben de açılmayan telefonlar, sessiz çağrılar vb ile ilgili pek çok şey okumuş ve izlemiş biri olarak; "Aaaa aç ama belki önemli birşeydir," diye ısrar ettim ve fakat katır inatlı Garmin açmadı. Ben bütün gece arayan numarayı ezberlemeye çalıştım. Planım, Pazartesi sözkonusu numarayı arayıp, olayı aydınlatmaktı. Arayan bir kadın mıydı? Kimdi bu gizemli şahıs?

Pazar sabahı Garmin'den önce uyandım ve koşarak gidip telefonundaki numaraya bir daha bakıp, ezberimi teyit ettim. Tabiki numarayı bir yere yazabilirdim, kaydedebilirdim ama bu riskli bir hareket olurdu. Garmin sonra görse ne derdim?

Kahvaltı, Tombi'yle oyun, Tombi'yle uyku derken, telefonumu şarj etmek üzere elime aldım; '1 cevapsız arama' Baktım, Garmin'in kardeşinin karısı, Cumartesi gecesi on buçukta beni aramış ve o da ne? Numara ezberimdeki numarayla aynı! 

Senaryom, maceram daha başlayamadan sona erdi -meğerse kardeşiyle karısı bizim tarafa geçmişler, bize zeytin vereceklermiş, onun için arıyorlarmış. Allah'tan açmamışız, hiç uğraşamazdım onlarla-. Ve çok kızdım kendime, bu tip şeylerle uğraştığım için. Ya hamilelik hormonlarından ya can sıkıntısından oluyor, bilemedim. Ama dileğim bir an evvel kafamda kurgu yerine daha verimli, üretken birşeyler yapmak. 


14 Kasım 2012 Çarşamba

Kurabiye Fenomeni

Birkaç ay önce bebeklerle ilgili bir seminere gittim. Seminerde ilgimi en çok çeken şey "kurabiye fenomeni" oldu, adından herhalde, ben bir kurabiye severim. "Kurabiye fenomeni" şöyle birşey, küçük çocuk bütün gün, farkında olmadan, kendisinde stres yaratan pek çok şeye maruz kalabiliyor. Eve geldiğinde ise yemek istediği kurabiyeden sadece bir tane kaldığını ve onun da kırık dökük olduğunu görüyor. Ve bir anda hönküre hönküre ağlamaya başlıyor. "Bir kurabiye için ağlanır mı çocuğum?" diye anne ya da babadan fırça yiyor, anneanne ya da babaanne, "Yeni nesil de herşeyi istiyor," diye ahkam kesiyor vs. Kimse bilmiyor ki çocuk çok başka şeyler yüzünden ağlıyor.
 
 
 
Dün akşam ben de "kurabiye fenomeni" yaşadım. Saat 23.00 sularında kendime çay yaptım ve elime bir tabak alıp, önceki akşam masaya koyduğum şekersiz, unsuz diyet kurabiyelerime yöneldim. Fakat o da ne kurabiyelerin yerinde yeller esiyor. Temizlikçi ablamız herhalde yerlerini değiştirdi diyerek dolapları, mutfağı aramaya başladım. Garmin de aramalara destek verdi. Ve nihayetinde buzdolabından ona benzer bir kesekağıdı çıkardı. Bir an sevindim fakat kesekağıdını açıp bayat ekmekleri görünce fena halde tepem attı. Utanmasam oturup ağlayacaktım. Temizlikçimize herşeyi bir yerlere tıktığı için küfrederek, dolap kapaklarını çarparak, "tek istediğim kurabiye yemekti" diye haykırarak ortalığı inlettim. Garmin "Başka birşey yesen, sinirlenme, ne var bunda?" dedikçe "İyi de onlar diyet kurabiyeydi, rejim yapıyorum, nasıl başka birşey yiyeyim?" diyerek bağrınmaya devam ettim. Bu arada çayım soğudu, hayattan nefret ettim, bıraksalar temizlikçi ablayı arayıp "nereye koydun o kurabiyeleri?" diyecektim, kısaca çıldırdım. Garmin benden korkup yatmaya gitti. Ben olsam beni kapının önüne koyardım.
 
Sinirlerim aklıma kurabiyeler geldikçe bozuldu ve diyet kurabiye için ortalığı birbirine katan ben Garmin uyuduktan sonra evdeki tatlı türü herşeyi yedim, bugün de yemeye dışarıdaki kaynaklardan devam ettim. (Bakınız fotoğraf : Çikolatalı fıstık). Neyse sonra yatağa yattım ve kendimle bir muhasebeye giriştim, "Kardeşim sen manyak mısın? Ne var kurabiye yok olduysa" diye, kendimi suçlu buldum ve o anda aklıma "kurabiye fenomeni" geldi. Beni sinirlendiren kaybolan kurabiyeler değil hayattı, günümün nasıl geçtiğiydi, kendime kızmamdı. Ve hiçbir şey yapmamamdı. Bunları düşündükçe iyice berbat hissettim kendimi. Hayatımda neyi nasıl değiştirebileceğimi düşündüm. Hiçbir şey değiştirilemez gibi gözüktü gözüme. Ve bunun üzerine bir gün daha bol abur cubur yiyip, sonra tekrar rejime başlamaya karar verdim.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Back-Up Hizmeti Olarak B.

Sanki dün akşamdan itibaren, yakın çevrem sinirlerimi bozmak için işbirliği yapmış. Hepsi de gayet başarılı bu arada söyleyeyim. Sinirlerimin zıplamasında öncülüğü tabiki Garmin aldı çünkü en sık onu görüyorum. Bu arada bu sinir bozukluğunun arka planında da regl öncesi gerginlik var. Yani onlar birşey yapıyorlarsa, ben onlar beş şey yapmış gibi algılıyorum. Öyle algılıyorum, var mı, sinirlerim bozuk işte!

Dün akşamüstü Garmin'i aradım, işten kaçta çıkacağını öğrenmek ve akşam yemeğini ona göre hazırlamak için. Yapacağım atla deve birşey değil tabi ama yemeği kaçta yiyeceğimizi ve zamanımı nasıl kullanacağımı bilmek istiyorum. Yoğun insan Garmin, "Ben seni ararım, şu an konuşamıyorum," dedi. Ben de herhalde makul bir saatte gelecek diyerek, saat 19:30 sularında herşeyi ısıtmaya ve kızartmaya hazır bir hale getirdim. Fakat Garmin'den ses çıkmadığıiçin tekrar aradım. "Bir saat daha işimiz var ama evde yiyeceğim," dedi. Ehh tamam dedim, bekleyeyim. Fakat bir taraftan da acıktım da ama hadi elli kere masa hazırlamayayım diyerek ve açlıktan ıvır zıvır yiyerek bekledim. Ve Garmin saat 22:00 sularında eve intikal etti. Tamam olabilir, trafik filan. Peki ben neye sinirlendim? Evde yemek yiyeceğini iddia eden Garmin'in elindeki Mc Donalds torbasına tabiki! Beyefendinin canı hamburger istemiş. Tabi ben de film koptu, "O zaman niye evde yiyeceğim diyorsun. Ben boşuna mı uğraşıyorum," diye. Garmin fena halde bozuldu tabi, bütün gün çalışıp para kazanan fakat eve geldiğinde parasını harcayan karısı tarafından azarlanan mağdur erkek triplerine girdi.

Bu saçmalığın ardından, oturdum maillarıma bakayım dedim. Baktım ablamdan bir seri mail. Benim hiç hoşlanmadığım ve satmaya karar verdiğimiz yazlığı satmayalım konulu maillar. Bir de orada geçirdiğimiz ilk zamanların şahaneliğine ilişkin bir yazı. Garmin'e de yollamış. Yazlığı satmayalım (yazlık maddi anlamda ablamın ) mevzusu beni fena halde sinir etti. Tabi satmak istemez çünkü o evin hiçbir ameleliğiyle, temizliğiyle muhatap olmuyor kendisi. Temizlikti, düzendi ben uğraşıyorum, hem de annemle birlikte! Neyse kendi evi, ben de gitmem diye tam kendimi teselli ederken, Garmin'e "Ablamın yazdığı yazıyı okudun mu?" dedim. Peki Garmin ne dedi, "Evet gerçekten çok güzel yazmış, bence yazar olması gereken sen değilsin, o. Senin yazdığın birşeyi pek görmedim." "Allllllllaaaaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhhhhh" diye çığlıklar atarak üstüne saldırmak istedim ama tuttum kendimi, başkaları ne düşünürse düşünsün, ben yazarım diye tekrarlaya tekrarlaya kendime.

Bugüne ise gıcık bir ruh hali içerisinde başladım. Ama tüm bu sinir durumlara rağmen, kalktım, çalışmalarıma gittim, iki saat uğraştım, didindim. Sonra eve geldim, annemin istediği şeyleri alıp, ona gittim. Halbuki evde oturup kuaföre gidene kadar kitap okumak istiyordum. Neyse, anneme paketleri verdim ve yarım saat kendisinin beni sigara içtiğim için azarlamaları (sanki yeni birşey sigara içmem)eşliğinde arkadaşlarıyla, hayatıyla ilgili anlattıklarını, bir terapist edasıyla dinledim, hayat motivasyonunu yükselttim. Bu arada bir iş kadını olan arkadaşım aradı; "B. neredesin?" dedi, "Annemdeyim, hayrola," diye sordum. "Ya senden birşey rica edeceğim, benim elemanlardan birine hediye alamadım, sen bir erkek atkısı alıversen, akşam yemekte getirirsin. Çok sıkıştım. Şimdi de kuafördeyim," demez mi? Bir  şekilde hayır diyemedim, çok sevdiğim bir arkadaşım. Ancak "Tamam hallederim" derken aklımdan şu geçiyordu, "Sadece Garmin, annem ve ablam değil artık aile dışındaki insanlar da back-up hizmetlerimden yararlanmak istiyor, ilginç. Her an aile dışından birileri de benden ikametgah almamı, pasaport için randevuyu halletmemi, bilmemnere restauranta rezervasyon yaptırmamı, dertlerini dinlememi, hediyelerini paketletmemi ve daha bir dolu şeyi isteyebilir." Yani çalışmayınca milletin ayak işlerine mi koşmak gerekiyor? Oh ne ala ya? Valla sıkıldım artık bu durumdan. Neyse back-up hizmetlerim bununla da bitmedi, kuaförde saçlarım fönlenir ve tırnaklarım törpülenirken, telefon çaldı, ablam. Birşeyler anlatıyor, "Abla, kuafördeyim" dedim, yok o anlatacak, artık manikürcü kız ellerimden birini  suya koyup, birini de törpülemeye başlayınca, "Abla, ellerimi kullanamıyorum artık, kapatıyorum" dedim ve kapattım ama bozuldu tabi, sonuçta günün 24 saati maddi - manevi her türlü hizmete koşmalıyım. Bu arada ojelerim de rezalet oldu, çıkaracağım şimdi.

Bu saçma günlerin en güzel yanı ise, kuaför sonrası, tanımadığım bir elemana atkı alırken, kendime aldığım leopar desenli şal oldu!

28 Aralık 2010 Salı

Soğuk

Nedense bugün çok ama çok üşüdüm. "Ben kışı severim, yazdan hiç hoşlanmam," derim genelde ama üşüyünce kışı sevdiğimi unutuveriyorum. Hayalim, hava sıcaklığının şöyle 15-25 derece arasında değiştiği bir yerde yaşamak. Gerçi o zaman da kardan mahrum kalacağım ama... O zaman bu 15-25 derecelik yerde arada karda yağsın ya, ne bileyim yılda 15 gün filan kar yağsın.

Sabahtan çalışmalarımı sürdürmek amacıyla kütüphaneye gittim. Kütüphanede daha iyi konsantre oluyorum, evde gevşiyorum nedense. Ya televizyonu açıyorum, ya çamaşır yıkama ve asma olaylarına giriyorum, ya bulaşık makinesini boşaltıyorum, ya acıkıyorum, ya da sigara içiyorum. Bir saat önce eve geldim, sıcacık öyle güzel geldi ki ama yılbaşı hediyesi almak için çıkmam lazım ama öyle üşeniyorum ki. Kanepeye kıvrılıp, kitap okuyarak uyuyasım var. Zamanda ne kadar hızlı geçiyor, iki olmuş bile, hediye işine girişsem, en iyi ihtimal 2 saat harcarım, dört buçuk gibi eve gelsem, yemekti vsydi derken, hoooppp Garmin gelir. Sonra yemek yeme faslı, toplama, bir iki geyik, televizyon derken, işte bir gün daha bitti.



Bu arada hafiften karnım da ağrımaya başladı, yine regl olacağım galiba. Bin kunduz diyorum!!! Peşimi bırakmadı gitti. Yeni yıla hamile girsem nolur sanki? "Lütfen bunu kafanıza takmayın B. Hanım" diyen doktorumu ya da "Offf ya B. amma taktın kafana" deyip, bir taraftan da ortak bir arkadaşımızın ikinci bebeğine hamile olduğu haberini veren arkadaşımın seslerini zihnimde duyuyorum. Tabii bir de kendisi çocuk sahibi olmak için uğraşıyormuşcasına dertlenen ve zaman zaman kontrolünü kaybedip, küçük bir çocuk gibi yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle "Ama B. ben artık torun sahibi olmak istiyorum," diyen annem var. Bir çip yardımıyla kafamdan çocuk sahibi olmayla ilgili stres yaratan düşüncelerin çıkarılmasını talep ediyorum! Var mı bunu yapabilecek olan? Çünkü insanlar takma dedikçe ben fena halde takıyorum. Bir de işin sinir bozucu yanı, görünürde hiçbir sorun olmamasına rağmen hamile kalamamak, sorun olsa ona göre bir çare düşünürsün. Ama bu durumda sorun da yok bebek de yok. Dün bir arkadaşımla konuşurken, "Senin durumun, aynı benim bankamatik kartıma benziyor. Kartta hiçbir sorun yok ama para çekemiyorum. Bankayı arıyorum. Onlar da bir sorun yok kartta, ne yapalım yani biz?" diyorlar dedi. Güzel bir benzetme ama o bana bunları anlatırken, "Evet bir tek bankamatik kartına benzetilmediğim kalmıştı" diye düşündüm içimden. Bir de düşünüyorum da hep önemli günler sırasında ya da öncesinde regl oluyorum ben. Burada bir not düşmeliyim, reglisi son derece hafif geçenler için, benim reglim beni yataklara düşürüyor, ağlatıyor, eve hapsediyor. Mesela Garmin'in bana evlenme teklif ettiği akşamda da regl olmuştum. Hatta zavallıcık az daha teklifini gerçekleştiremeyecekti. Garmin, bir akşam, iş çıkışı, beni güzel bir restauranta götürdü, ben şüpheleniyordum tabi birşeylerin peşinde olduğundan ama emin olamıyordum. Bu arada nasıl karnım ağrıyor. Neyse yemeğimizi yedik, ben tutturdum "Garmin, kalkalım benim çok karnım ağrıyor,"diye. Garmin de ısrarla tatlı yiyelim, ben sipariş verdim filan diyor. Yok karnım ağrıyor diye sayıklamaya devam ederken, Garmin'in tüm engellemelerine rağmen tuvalete gitmeye karar verdim.Tam merdivenlerden aşağı inecekken bir baktım, aşağıdan bir adam elinde keman hem çalıyor, hem çıkıyor, kenara çekildim tabi. Garmin'e bir baktım "Yani B., otursan olmaz mı?"gibi bir ifade yüzünde, bir taraftan da gülümsüyor sinsi sinsi. "Ne oluyor ya?" diye yanına gittim. "Otur Allahaşkına" dedi. Keman çalan adam masamıza yaklaşırken, bir garson önüme şahane bir pasta koydu ve Garmin karnımdaki zonklamalar ve keman eşliğinde bana evlenme teklif etti! Eee kabul ettim tabi. Reglim en azından evliliğimizi engelleyemedi!

Şu aralar ise en azından yeni yıla regl olmadan girmek istiyorum. Ve Noel Baba'ya yeni yıldan ilk beklentimi bildirmek istiyorum buradan. "Ne olur regl olmayayım ve bebek sahibi olayımmm! Hadi Noel Baba, bari sen kırma beni..."