Tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2025 Perşembe

Yaz 2025



Bu sayfayı açıp, yazmaya başlamak için çok düşündüm. Bilgisayarı açmak bile büyük iş. Neden? Bir bilsem! Aslında ben yazmak istiyorum, küçüklüğümden beri yazar olmak istiyorum. Çalıştığım zaman bilgisayarımda boş vakitlerimde sadece kendimin okuduğu öyküler yazardım, yazarlık atölyelerine de gittim. Hatta 28 yaşında işi gücü bırakıp, tekrar üniversite sınavına girip edebiyat bölümünde okudum tam dört yıl! Sanki edebiyat okumadan yazar olunmuyor! Yüzlerce roman okudum, okuyorum, en azından bir roman yazmak istiyorum ama bilgisayarı açıp bir blog yazısı yazamıyorum. "Otur sıfır!" diye bağırmak istiyorum kendime. Bir de "Yazmak istiyorsan yaz ya, sıktın artık. Senden başka herkes yazar oldu, hatta yazar olmak istemeyenler bile! Mal mısın kızım sen?" diye üstüme yürümek ve kendimi silkelemek istiyorum. Sonra gözlerimi büyüterek, böyle bir Saint Bernard köpeği gibi hüzünlü bir şekilde bakarak "Ya bir türlü vakit ayıramıyorum, kafamı toplayamıyorum ne yemek pişireceğimi, kocama ne kadar da sinir olduğumu düşünmekten. Bir de biraz garip olucak ama çok okumaktan kafam çorbaya döndü, ne yazacağımı da bilmiyorum, aklımda bir tane bile fikir yok ve nasıl yazayım ben ya nasıl?" diyerek ağlamaya başlıyorum. "Aptal" diyorum kendime ve bulaşık makinesini boşalttıktan sonra en azından kendim için, hatırlamak için yazın nasıl geçtiğini yazmaya karar veriyorum, gözyaşlarımı siliyorum.



Yaz okul ve yemek yapma telaşı olmadığı için sakin geçti aslında. Yemekleri annem yaptı. Ancak bu sene annemin de en az benim kadar kötü yemek yaptığını fark ettim. Çünkü o da sevmiyor yemek yapmayı, bir zulüm olarak görüyor. Kısaca tatsız tuzsuz yemekler yedik tğm yaz. Ev her zaman olduğu gibi üç kadın, iki çocuk tüm yazı beraber geçirdiği için hep dağınıktı. Yine insanların düzenli evlerine imrenerek ve kendi evime dönüşte neler neler yapacağımı hayal ederek geçti. Tatilin en keyifli zamanı; sabah herkesten erken kalkıp, kahve yapıp iki saat kitap okuduğum anlardı. Filtre kahve makinesi acayip gürültülü çalışsa da ve kahveyi filtreden geçirmesi çok uzun zaman alsa da ve kahvenin tadı kötü olsa da, elimde kahvem ve kitabım, tek başıma çılgınca roman okumak benim için cennette nefes almak gibiydi. Hava, site ve arkadaş çevrelerinde pek çok kere tartışılsa da, bence diğer yazlara göre gereğinden fazla sıcaktı. Gelecek yaz olabilecek tartışmalar için buraya özellikle yazıyorum; 2025 yazı çok sıcaktı. Sıcak günlerde, kliması olan komşular kendilerini evlerine kapayıp tüm gün Netflix izlerken, bizler kahramanca verandada oturup, öğleden sonra havuza girdik ve ısrarla "Biz klima sevmiyoruz, çarpıyor." filan dedik. Bizim dışımızda herkes başka ülkelere, başka şehirlere tatile gitti, onlara da "Biz yazın burayı çok seviyoruz, çok güzel" dedik ve her hafta değişik birileri olsa da, geride bizimle kalan gürültücü komşulara kendi kendimize sövüp saydık, kendimiz dışında herkesten nefret ettik. Hatta bazen birbirimize itiraf etmesek de üç kadın, kendimizden de nefret ettik. Abuk sabuk şeyler yüzünden kavga ettik, çocuklar da nasibini aldı bağrış çağrışlardan. Her tarafımızdan ter akarak ayıkladığımız ve 78 yaşındaki annemizin tatsız tuzsuz da olsa pişirdiği taze fasulyeye burun kıvıran çocuklarıma "Siz pişirin bundan sonra o zaman yemekleri" diyerek kükredim, tısladım, benden nefret etmeleri ve büyüdüklerinde "Annem yazları nasıl da burnumuzdan getirirdi. Şimdi tüm sebzeleri severek yiyoruz" demeleri için onlara sebep verdim. Tam onlara bağırırken, gözüm tüm gün havuz kenarında yatan, kitap okuyan ve benimkilerle aynı yaşta çocuklara sahip olan, sarışın, güzel, her erkeğin hayalini kurduğu N.'ye takıldı. 'Bu kadın ne ara yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, bulaşık makinesi boşaltıyor.' diye Sokrates'i kıskandıracak düşüncelere daldım. Hemen her gün yüzdüm, Lokum da bol bol yüzdü ve ilk reglisini oldu, Tombi bol bol basket oynadı ve yüzdü. İkisine de "Kitap okuyun ya nolur" diye her gün yalvardım. Lokum en azından bir kitap bitirdi, Tombi okuyormuş gibi yaptı ama en azından elinde bir kitap vardı. Pek yaşıtları yoktu bu sene ama yine de iyi vakit geçirdik. Lokum resim yaptı, çizdi, boyadı, kesti. Tombi bazen ona katıldı ama genelde teyzesiyle sohbet edip, zıp zıp dolandı. Aaaa en hoşuma giden şeylerden birini unuttum; üçümüz hemen her gün bisiklete bindik çünkü bisiklet yolu yapmışlar! Bazı günler 4, bazı günler 8 kilometre bisikletle dolaştık. Çocukken de çok severdim bisiklete binmeyi, hatırladım beni ne kadar mutlu ettiğini. Çocuklar bir de tenis dersi aldılar bir abiden, çok uygundu ders ücreti. Ben de çok istedim ama para kazanmayan birinin nesine tenis dersi, di mi ama? Hatta dün Tombi'ye, "Bu hayattan tenis oynamayı ve İspanyolca konuşmayı öğrenmeden gidersem çok üzüleceğim" dedim. Çocuk aklı "Eee oyna anne" dedi. Doğru diyor da, tenis pahalı spor. Belki başka bir hayatta! 



Şimdi yazarken fark ediyorum, bayağı şey yapmışız aslında ve çok şükür sağlıklı geçen bir yazdı. Bazen hep aynı yerde olmaktan, hep annemle ve ablamla olmaktan, Garmin'in geliş gidişlerinden sıkılsam da iyi bir yazdı. İnsan zaten elindeki şeyleri kaybedince kıymetini biliyor. Mesela şimdi çöl ülkesindeyim, çocuklar okulda, Garmin nihayet işe gitti, hava kafamı camdan çıkartamayacağım kadar sıcak...Öyle isterdim ki şu an annem ve ablamla didişmeyi ve çocuklara "Haydi çıkın havuzdan, yemek yiyeceksiniz" demeyi ve çocuk havuzunda bağıra çağıra oynayan küçük kıza ve babasına sinir olmayı. Hayat.....

11 Ağustos 2013 Pazar

Bayram Öncesi, Bilinç Akışı

Meğer Garmin Pazartesi, Salı ve Çarşamba izin almış. 9 gün annemsiz hayat! Fakat annem durur mu Tombi'yi 9 gün görmeden, sık sık parazit yaptı maalesef. Neden bu kadar sinir oluyorum acaba anneme? Belki de arıza bende. En basit bir sorusuna bile acayip tepkiler verebiliyorum.

Garmin'le 9 gün güzel başladı. Sabahları Tombi'yi parka götürdük, onlar oynarken, ben rahat rahat kitap okudum, çay içtim. Öğleden sonraları deniz kenarına gittik. Ben bu esnada, eski evimizden yürüyerek gittiğimiz yerlere, şimdilerde gitmek zorunda kaldığımız ve otopark parası verdiğimiz için sinir olup, bol bol söylendim. Garmin, benim söylenmeme söylendi. Erkekler söylenen, şikayet eden kadınları sevmiyor. Zaten kim sever ki vıdı vıdı şikayet eden birini. Ben de sevmem ama sinir oluyorum bu evde oturmaya, çok şükür tabi yine de. Ancak evin Bağdat Caddesi'ne yakın olmasını istemek suç mu yahu?



Garmin ve Tombi ile Cumartesi başlayıp Salı gününe kadar devam eden mutlu mesut hayatımız, Garmin'in ailesine her şeker bayramında olduğu gibi nişan çikolatalarından daha iddialı bir çikolata alma girişimiyle sekteye uğradı. Neden adam gibi normal bir kutuda çikolata alamadığımızı sorguladım. Neticede bana getirdikleri nişan çikolatası, annesine her bayram götürdüğü çikolatadan küçüktü. Mesele o da değil aslında, o kadar pahalı ki, bu çiçekli, tepsili, süslü püslü çikolatalar. Al arkadaş güzel bir kutu çikolata. Yok abartacağız illa. Tabi sinirlendi Garmin, "Her bayram aynı şeyi yapıyorsun," diyerek suratını düşürdü. Haklı, her bayram aynı şeyi yapıyorum ama bayramlar dışında ortada olmayan, hiçbir haltımıza destek vermeyen, el gibi doğumda, bayramda seyranda görüştüğüm bir topluluğa ne diye sevgi, sempati ve saygı duyayım ki? Eeee ben de düşürdüm tabi suratımı. Ve bu hal Cuma'ya kadar sürdü. Zaten bayramın ilk günü, sabah 10.30'da başlayıp, akşam 8'e kadar kayınvalide ve kayınpederin yazlık evinde geçen zaman tüm yaşam enerjimi ve isteğimi aldı götürdü.

Neticede Garmin, kutu çikolata aldı ama aldığı kutu bizim mutfak masası kadardı, şaka değil. Bu konuyla ilgili kime dert yansam. "Sanane, adam kendi kazanıyor, kendi alıyor," dedi. Onlar da haklıydı. Ve sanırım Garmin'in ailesine veri olarak sinir olduğum gerçeğini kabullenmeliyim artık. Aslında tam sinir olmada değil. Bazen çok da seviyorum onları ve yanlarındayken rahat da ediyorum. Hatta zaman zaman kayınvalidem gibi bir annem olmasını dilediğim bile oldu. Sakin, anaç, iyi yemek yapan bir ev kadını. Ne bileyim, duygularım karışık. Diğer kardeşleri alsın arada da bayram çikolatası. Sanki biz para basıyoruz. Bu arada 7 kardeş olduklarını söylemiş miydim?

Ve bugün hava ne kadar da sıcak! Annem Tombi'yi apartmanın bahçesine indirdi. Anneme göre, bu bahçe bulunmaz bir nimet İstanbul gibi bir yerde. Yaaaa evet, eski evde bahçe yoktu ama 10 dakikada giderdim parka, daha güzel olurdu Tombi için, burada kedi kovalamaktansa. 


15 Aralık 2010 Çarşamba

Dönüş ve New York New York

Genelde nereye gidersem gideyim, birkaç gün sonra eve dönmek isterim. Fakat uzun yıllar sonra ilk kez bir yerden dönmek istemedim, bıraksalar New York'ta yaşardım. Soho veya Greenwich Village taraflarında bir ev tutar, oradaki bohemlerle takılırdım. Her gün New York Library'e gider, yazları Central Park'ta vakit geçirirdim. Ayda bir kere de bir Broadway müzikaline giderdim. Nasıl para kazanırdım orasını bilmiyorum ama neticede Amerika insanların kendilerini yeniden yarattığı bir ülke değil mi? İlla yapacak birşey bulurdummmm.

New York bir miktar kalabalık ve kaotik olsa da yaşanacak bir yer. Ve bana kalırsa kalabalığın büyük kısmını turistler oluşturuyor. Turistler ortadan yok olsa, daha sakin bir şehir olabilir diye düşünüyorum. Herşey var, herşey ulaşılabilir. Bir kere kitaplar ve kitapçılar açısından inanılmaz zengin bir yer. Mesela Strand diye bir kitapçıları var, bu kitapçıdaki kitapları dizdiğinizde, 18 millik bir yol yapıyormuş. Gerisini siz düşünün, 18 mil! İnsan içeri girince şaşırıp kalıyor zaten, bir sürü raf ve her taraf kitap. Rafları bir kütüphane gibi düzenlemişler, çok organize ve çalışanlar da çok yardımsever. Gerçi ne dediğinizi anlamakta biraz zorlanıyorlar. Ben iyi ingilizce konuştuğumu sanırdım Amerika'ya gidene kadar fakat orada anladım ki telaffuzum bayağı yetersiz onlar için. Gayet düzgün bir şekilde "Women Studies" dediğimi sanıyordum örneğin ama zavallı çalışanlar, beşinci seferde ne dediğimi anlayabildi ve "oooooo womeeeeeeeen studieeeeeeeeeeesss" diyerek derdime derman oldular. Biraz yuvarlayarak telaffuz etmek gerekiyor galiba.

Kitap dışında benim için son derece önemli olan kahve de çok kolay ulaşılabilir birşey. New York'ta adım başı bir Starbucks, gerçi bizim gibi turistler nedeniyle çok kalabalık ama içleri çok güzel döşenmiş, özellikle East Village, Soho, Greenwich taraflarında olanlar benim çok hoşuma gitti. Geniş, duvarları tuğla, uzun ahşap masaları ve Christmas nedeniyle şahane bir şekilde süslenmişler. Özellikle bardak tutma kartonlarına yılbaşı için yazdıkları cümle çok hoşuma gitti, "Stories are gifts, share..."Şahane değil mi?



New York'un, aslında genel olarak Amerika'nın bir diğer güzel yanı da, yediğiniz içtiğiniz herşeyin üzerinde kalorisinin yazıyor olması. Sanırım bu yolla, obezite yok olmuş çünkü öyle denildiği gibi acayip şişman insanlar çoğunlukta değil. Ben 10 günde toplasanız 10 tane ancak görmüşümdür. Ve geri kalan inanılmaz zayıf. Herkes, yollarda koşuyor. Öyle bizim Caddebostan sahilindeki tipler gibi sürünerek de koşmuyorlar, hepsi maaşallah tazı gibi, yürür gibi haldır haldır koşuyorlar. Eeeee bir de yediklerinin kalorisini biliyorlar, zayıf olmasınlar da ne olsunlar. Özellikle Starbucks'taki keklerin kalori değerlerini görmüş olmam nedeniyle, sanırım ben de burada kendimi biraz daha kontrol edeceğim, bir dilim kek ortalama 450 kalori, ben burada atıştırmalık gibi yutuyordum kekleri çoğu zaman.

New York'ta yaşamanın bir diğer güzel yanı da, annemin İstanbul'da yaşıyor olması. Bu sabah yine bayılttı beni. Temizlikçiyle birlikte evi işgal ettiler yine. Sanki benim değil de onların evi. Biri (annem) aldığı masa örtüsünün masaya ne kadar yakıştığından bahsediyor, öbürü (temizlikçi) çamaşırları başka bir programda yıkamam gerektiğini sayıklıyor. Ben aralarında çığlık atmamak için zor tutuyorum kendimi. Bu ülkedeki anneler, insanı gerçekten bunaltıyor çünkü kendilerine ait bir hayatları yok. Bir de benim annem çalışan anneydi yani kendi işi gücü vardı ama emekli olduktan sonra kendisini bize adadı ama müdahale yoluyla, "onu böyle yap, bugün yürüyüş yapalım, gel benden yemek al, size sebze yaptım, hiç sebze yemiyorsunuz, ben paltolarınızı kuru temizlemeye götüreyim" diyerek. Evet, çok fedakarca bir yaklaşım, eksik olmasın ama feda-kar-canın yazılışına dikkat etmek gerekiyor. Yani bunları yapıyor ama bir karşılık da  bekliyor; ilgi, alaka, onunla vakit geçirmek şeklinde.

New York'un bunların dışında belki de en güzel yanı, kimsenin birbiriyle ilgilenmiyor olması. İstediğini giy, yap, konuş kimse seni takmıyor. Mesela pijamalarıyla ve terlikleriyle sokakta dolanan insanlar gördüm ve benden başka kimse bakmıyordu onlara. Kendi kendine konuşan insanların varlığını da bu durum açıklıyor sanırım. Bana göre, her 5 kişiden 3'ü kendi kendine konuşuyor ve insanlar anladığım kadarıyla gönül rahatlığıyla deliriyor, bizdeki gibi deli olmak bir dert değil. Özgürce yaşadıkları gibi, özgürce de deliriyorlar. Bizler ise aman elalem ne der, nasıl bakar diye deliremiyoruz bile. Gerçi ben bu delimsi insanlardan biraz korktum ama delirmek istersem şahane olabilir, ki zaman zaman delirmek istiyorummm .

New York'un bana bu kadar uyan özelliklerine karşın tek bir özelliği ya da kuralı diyelim sinir bozucu benim için. O da hiçbir yerde sigara içilemiyor olması. Kaldığınız otelin önünde bile sigara içemiyorsunuz, 25 feet ötede içmeniz gerekiyor örneğin. Bir de hava dışarıda oturup sigara içmek için ziyadesiyle soğuk, eee böyle olunca da sokaklarda yürürken sigara içmek gerekiyor ve öyle sigara içmenin de hiçbir keyfi yok maalesef! Ancak söylemeden geçemeyeceğim, bu kadar yasağa rağmen sigara içen bayağı insan var, yani bana kalırsa yasaklar her alanda olduğu gibi, bu alanda da işe yaramıyor, insanlar yapmak istediklerini yapmaya devam ediyor. Üretmesinler, bu sigara denen mereti olsun bitsin canımmm.

Evet New York'tan hatırladıklarım şimdilik bu kadar, en kısa zamanda Amerika'da televizyonda izlediğim bir evliliği yazacağım, ben çok şaşırdım, siz de şaşıracaksınız.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ahhh Otel Odaları, Otel Odalarıııııııııııı

Otel odalarını sevmedim, sevemedim. İster çok lüks olsunlar, ister çok salaş muhakkak evi özlüyorum. Mutlaka takacak birşey buluyorum. Hele bir de oda, ben içindeyken temizlenirse, dün olduğu gibi, iyice iğreniyor ve nefret ediyorum. Sonra da bir kaşıntıdır tutuyor beni ve ne yapsam geçmiyor. Bir otel odasında en fazla 2, hadi bilemediniz 3 gün kalabiliyorum. Dün maalesef tüm günü ve geceyi bir otel odasında geçirmek durumunda kaldım ve bugün de aynı şey geçerli. Dün, ilk gün olması itibariyle bir şekilde daha çabuk ve rahat geçmişti aslında ama bugün işim zor, çünkü üzerimde dünün ağırlığı var. Yapabileceğim tek dışarı aktivitesi, aşağı inip, otelin önünde sigara içmek, o da en fazla 5-6 dakikamı alıyor ve ciddi anlamda donuyorum. Aslında bugün taksiye binip yakınlarda bir yere gideyim demiştim ama yakında olan tek şey alışveriş merkezleri ve şöyle güzel, sevimli kafeleri yok ve taksinin otele gelmesi 15 dakika alıyormuş, eee bir 20-30 dakikada alışveriş merkezine gitsek, servet tutar yahu, diyerek oturduğum yerde oturuyorum. Ve tabi sıkılıyorum.



Gerçi bu da bir tecrübe benim için; otel odasını sevme ve otel odalarında yaşamayı öğrenme tecrübesi. Aslında otel odalarını sevmeme durumum, hayatımı fena halde kısıtlıyor ve eğer bu iğrenme durumum artarak devam ederse, büyük olasılıkla hayatım sadece İstanbul'da geçecek. Oysa seviyorum da yeni yerler görmeyi ama işte otel odaları sıkıntı yapıyor bünyemde. Keşke her şehirde, bir eşim dostum olsa da onların evinde kalabilsem ama yok öyle birşey tabi. Eve dönmek istiyorum ama eve dönmenin de sıkıntıları var tabi; bir kere annem bekler, sonra evsel ve ailesel abuk sabuk şeyler bekler, sonra yapmam gerekenler ve hedeflerim bekler beni. Bunları yazınca da eve dönmek istemediğime karar veriyorum.

Hep tatilde olsak aslında keşke, sorumluluklardan uzak, sadece günü ve getirdiklerini yaşayarak. Mesela tek hedefimiz denize girmek ya da bir müzeyi görmek olsa. Çoğumuz tatilde mutlu oluyoruz, o zaman hep tatil halinde yaşayalım di mi ama? Fakat benim şartım evimde tatil halini yaşamak!

Bu arada televizyondan öğreniyorum ki şu an "Facebook Fairytales" diye bir kitap çıkmış, nasıl yani? Facebook ve peri masalı anlayamadım? Ve şu an televizyonda, bizdeki sabah programlarını aratmayan bir program var, ağlayan bir kadın babasıyla buluşacağı anı bekliyor ve evet şimdi buluştular ve sarıldılar. Sanırım dünyanın her yerinde tüm hikayeler aynı. Bu arada bu baba ve kızı 31 yıl sonra biraraya gelmişler, yuh diyorum.

Sanırım, bugün bu saçma programlarla geçecek ve işin kötü yanı bugün için cipsim ve bisküvimin de olmaması. Allah'tan otelin içinde küçük, bakkalımsı bir yer var, oradan ufak tefek abur cubur alıp, günümü belki daha katlanılır hale getirebilirim. Amma şikayet ettim bugün yahu. Evet, şimdi çenemi kapıyorum ve televizyona dönüyorum!

7 Aralık 2010 Salı

Boston Boston Boston

Başka bir kıtada, bir otel odasındayım an itibariyle. Ve tüm günü burada geçirmek durumundayım çünkü burada araba kullanmam imkansız, kaldığımız otel şehir merkezinden 1 saat uzaklıkta, kocam eğitimde...Ve saat henüz sabah dokuz buçuk civarında, Allah bana sabır versin, ne diyeyim.



Cumartesi gecesinden beri Boston'dayız. THY ile seyahat ettiğimiz için yolculuğumuz macera dolu bir şekilde başladı. Saat 10:50'de kalkması gereken uçağımız, saat 15:00'e doğru kalktı ve THY bizi saatlerce beklettiği için anlayışımıza teşekkür edip, bizlerden özür diledi. Açıkçası ben hiç anlayışlı değildim, saatler sürecek bir yolculuk öncesinde bir de saatlerce havaalanında bekletildiğim için. Ve bu rötar olayının THY için bir kural haline geldiğini düşünmeye başladım, çünkü bizden birkaç gün önce de ablam yine 3-4 saat havaalanında beklemek durumunda kaldı ve dün yine ablam yine THY yüzünden yaklaşık 2 saat havaalanında hapis kaldı. İş mi bu şimdi, hadi rötar var, anlayışıma teşekkür etme de, ne bileyim mil yükle, birşey ver, bir bedeli olsun yarattığın gecikmenin, yorgunluğun. Ama yok, THY'nin yolcuları anlayışlı olmak zorunda! Tabi bu kadar gecikme neticesinde, hava karardığında New York'a inebildik ve hemen araba kiraladığımız yere koşturup, 3,5 saatlik Boston yolculuğumuza başladık. Sevgili kocamın nasıl olup da araba kullandığını anlayamadım, ben şahsen uykusuzluktan kafamı dik tutamıyordum, vücut saatim uyumak uyumak istiyordu. Bir saat filan dayandım, kocama destek olmak için ama nafile kendimden geçiyordum, hatta rüya bile görüyordum. Derken, bir baktım durmuşuz, kocam hadi inelim birşeyler yiyelim diyor, atladım hemen arabadan ve otoban kenarındaki Bir Mc Donalds'a girdik. Allah'ım sanki rüyamın devamı gibiydi Mc Donalds, o ne kalabalık, o ne büyüklük, o ne enteresan tipler, rüya olsa bu kadar olur. Enteresan bir şekilde tırstım ve kocama yapıştım. Ne hikmetse aklımda sürekli Amerikan polisiyeleri, her an biri, beni alıp götürecekmiş gibi hissediyorum, tuvalete gitmeye bile korkuyorum. Haaa bu arada tam yola çıktığımız gün regl oldum, 10 saatlik uçak yolculuğunda tuvaletlerde türbülansa girdim ve lanetleyip, bol bol küfrettim reglime. Hadi hamile kalamadım bir ay daha tamam ama, reglimin zamanlaması beni gerçekten çıldırtıyor. Gün mü kalmadı da tam yola çıkacağımız gün başlıyorsun ve tüm yolculuk ve tatilin büyük bölümünde tuvalet peşinde koşmama neden oluyorsun. Neyse yemeğimizi yedik, bu arada porsiyonlar dev gibi değil, aynı Türkiye'deki gibi, yola devam ettik ve ben yolculuğun kalan kısmında horul horul uyudum. Otele vardığımızda saat, buranın saatiyle akşam 10:00'du, hemen odaya koşup derin bir uykuya daldık. Tabi 10:00'da yatınca sabah 5'te dikildim ben ama jetlag olmamak için biraz daha uyumaya çalıştım ve açıkçası jetlag filan olmadım da, sadece biraz erken yatıyor ve biraz erken kalkıyorum.



Geliş maceramız bu şekilde sona erdikten sonra, Pazar sabahı kendimizi merkeze attık, fakat o ne soğuk öyle, gayet sağlam giyindiğimiz halde zangır zangır titredik bütün gün, hele bir de rüzgar esti mi, soğuğu anlatmaya kelimeler yetmez. Sıcak birşeyler içerek, ve sık sık kafelerde mola vererek, bayağı bir gezdik. Boston çok güzel bir yer, her yer çayır çimen, orman. Evler harika, rüya gibi, müstakil, 2-3 katlı, ve sıradan evler böyle. Bizdeki gibi sadece parası olanlar oturmuyor bu şahane evlerde. Bir de Noel bu arkadaşlar için haliyle pek bir önemli ve etrafı nasıl güzel süslemişler, anlatamam. Evler, ağaçlar, dükkanlar, cafeler rengarenk ve ışıl ışıl. İnsanın içi açılıyor ve kendini çok mutlu hissediyor. Bir de buradaki insanlar bırakın obezi, şişman bile değil. Ben gelmeden önce, herkes dev Amerikalılar göreceğimi söylüyordu. Fakat ben 3-4 tane öyle aşırı şişman insan gördüm, onların da bizim ev kadını, komşu teyzelerden pek farkı yoktu, yani ancak onlar kadar şişmanlardı. Benim gördüğüm insanların çoğu gayet ince ve fitti. Bir de Boston'da herkes mütemadiyen koşuyor, sabahtan akşama koşan bir sürü insan gördük. Öyle parkta filan da değil, her yerde koşuyorlar, eee bu insanların şişman olması düşünülebilir mi? Tabiki hayır, açıkçası ben kendimi, onları görünce fena halde şişman ve çirkin hissettim.



Boston'un merkezine yaptığımız ziyaret sırasında Harvard'ı ve etraftaki öğrencileri de gördüm, şahaneydi. Kıskandım hepsini, düşünsenize, Harvard'da okuyorlar. Ve Harvard'ın çevresindeki yaşam da harika, küçük küçük cafeler, kitapçılar, kırtasiyeciler var. O kafelerden birine oturup, ders çalışmak istedi canım.

Boston'da Harvard ve üniversiteler dışında ünlü olan bir başka şeyde outlet merkezleri, gerçekten inanılır gibi değiller. Bir sürü mağaza var, fiyatları gerçekten ucuz ve bizdeki outletler gibi giyilemez şeyler satmıyorlar. Gayet güzel ve uygun ürünler satıyorlar. Fakat alışverişin de sonu yok. Şahsen ben kilo aldığım ve bir de üstüne regl olduğum için fazla birşey almadım, alamadım. Bir kere regl olduğum için saçım, başım, cildim rezalet bir durumda. Bunun dışında getirdiğim kotların hepsi dar geliyor, eee öyle olunca da insanın birşey alası kalmıyor. Fakat kocam, harika bir alışveriş yaptı. Ahhh ben de şöyle ip gibi incecik olsaydım, neler alırdım neler. Kendime not: dönüşte kesin olarak ciddi bir sağlıklı beslenme programına başlanacak!



Boston evet güzel, keyifli bir yer fakat çok soğuk ve hiçbir yerde sigara içilemiyor. Gelmeden önce kapalı alanlarda sigara içemeyeceğimi biliyordum da havanın bu kadar soğuk olduğunu bilmiyordum. Şöyle bir yerde oturup, elinde sıcacık kahvenle, huzurla sigara içmek imkansız. Sürekli titreyerek, sigara içiyorsun. Ve kendimden başka, üç günde, toplam 3 kişi daha gördüm sigara içen. Yani pek sigara içmiyorlar. Ahhh şu odada bir balkon olsaydı, en azından aşağı inmeden bir sigara içerdim. Neyse hem de hava almış olurum.

Evet, şimdilik Boston maceralarım bu kadar. Bugünü geçirmek için elimde olanlar; internet, kitaplarım, defterim, koskoca bir paket cips, bir kutu bisküvi, sigara, televizyon ve su. Otelde kahvaltı dışında, yemek servisi de yok ve kocam eğitimden sonra bir de iş yemeğine gidecek, pöffff. Aaa bir de unutmadan, burada da sabahları kayıp insanlarla ilgili bir program var, Müge Anlı modeli birşey. Dün sabah biraz baktum ama bu sabah tekrar yakalayamadım. Belki yarın sabaha artık!

18 Kasım 2010 Perşembe

Eve Dönüş...

Bu sene, leyleği havada gördüm. Bir şekilde, sürekli bir yerlere gidiyorum, leyleğin işi herhalde. Benim bildiğim leylekler bebek de getirir ama benim leylek, bu sene sadece seyahat işleriyle uğraşıyor anlaşılan. Hey leylek, şu bebek işini de halledelim lütfen!!!

Adrasan tatilinin ya da kabusunun ardından 10 Kasım'da Dubai'ye doğru uçtuk, leyleğimiz, ben ve kocam. Bu sabah da eve döndük. Çok şahane, huzur verici bir tatildi. Adrasan'ın açtığı yaraları kapattı ama bitti maalesef. Sabaha karşı yaptığımız uçak seyahati nedeniyle de şu an beyin ve beden koordinasyonum oldukça zayıf, o nedenle fazla yazamayacağım bugün. Ancak Dubai izlenimlerimi önümüzdeki günlerde ayrıntılarıyla anlatacağım.

31 Ekim 2010 Pazar

Eve Dönüş

Yaşasın!!! Nihayet temiz evimize ulaştık. Aslında geleli 5-6 saat oldu ama yemek, banyo, çamaşır faaliyetleri derken ancak oturabildim. Kendimi, aylar süren askerlikten sonra evine dönmüş biri gibi hissediyorum. Çarşamba sabahından bugüne kadar sadece 2 kez banyo yapabildiğim düşünülecek olursa, gerçekten de bir çeşit kısa dönem askerlik yaptığım söylenebilir. Neyse artık dilediğim gibi banyo yaptım, kanepede rahat rahat oturabiliyorum, rahatım. Keşke şöyle birşey olabilse; ışınlanma yoluyla mesela dilediğim zaman Çeşme'ye ya da Antalya'ya gidebilsem ama her gece evimde uyusam. Ne şahane olurdu! Işınlanmanın mümkün olacağı günleri iple çekiyorum.

Bu tatilde sergilediğim performans aslında hayatımla ilgili bana olumsuz sinyaller verdi; örneğin hiçbir zaman filmlerden izlediğim haldeki Hindistan'a gidemeyeceğimi gördüm, ayrıca bir hippi de olamayacağımı fark ettim maalesef. Tek korkum ise ilerleyen yıllarda evinden dışarı adım atamayan bir kadın haline dönüşmek. Umarım böyle olmazzz. Belki de bu 4-5 günlük tatile dayanabilmiş olmam olumlu bir adımdır, belki de adım adım temizlik takıntılarımı aşarım, kim bilir? Her neyse, eve döndüğüm için çok mutluyum.



Aslında tatil sayesinde bol bol kitap okudum, yaklaşık 1000 sayfa okudum ve şansıma okuduğum 3 kitapta şahaneydi. Eve döner dönmez de elime yıllardır okumak istediğim "Parma Manastırı"nı aldım ama birkaç sayfa okuduktan sonra fark ettim ki, şu sıralar hiç klasik okuma havasında değilim, daha çok yeni yazılmış yani tercihen 20-21. yüzyıl romanları okumak istiyorum. Şu an elimin altında bir tane daha "David Lodge" romanı olsaydı çok iyi olurdu benim için çünkü kış saati uygulaması uyumamı zorlaştırıyor. Kış saati uygulamasının yanısıra uyumamı zorlaştıran bir başka şey de şu sıralar sürekli vücudumu dinlemem ve en ufak birşeyi yorumlama çabam. Karnım, öncelikli ilgi alanım. Bu ay hamile kalmam için yuttuğum ilaçlar ve olduğum iğneden sonra hamile mi kaldım yoksa regl mi oluyorum ikileminde gidip geliyorum. Regl olmak istemiyorum, hamile olmak istiyorum mümkünse ama her ikisinin belirtileri de o kadar benzer ki benim bünyemde. Ve test yaptırmak için de reglimin gecikmesi lazım. Umarım umarım umarım hamileyimdir. Şu an fark ettim ki, epey bir okuduğum, kadım forumları gibi yazıyorum. O forumlara baktığım zaman, pek çok kişinin hamile kalmak için uğraştığını görüyorum. Fakat etrafıma baktığımda ise sanki herkes hemencecik hamile kalıyormuş gibi. Ayyy bilemedim. Kafaya takmamak gerek, bakalım, herşey iyi olur umarım. Eve hoşgeldim!

30 Ekim 2010 Cumartesi

Yolcu Kalmasın!!!!!!!!!!!!!

Evet, saya saya bitiremediğim 3-beş günlük tatil nihayet sona yaklaşıyor. Bugün, buradaki son günüm ve son gecem, inşallah. Gerçi hava bozsaydı, bugün dönecektik ve bu yüzden hava bozmadığı ve dönmediğimiz için ben bozuldum ama neyse. Dönmemize az zaman kaldığı için bugün güneşin keyfini çıkarabilirim.

Döndüğümde, kaldığımız yer hijyen kurallarını pek yerine getirmiyor filan diye butik otellerle ilgili bir web sayfasına bir yorum yazmaya karar vermiştim. Ama buranın sahibi o kadar iyi niyetli bir adam ki ve o kadar güzel yemek yapıyor ki, böyle birşey yazmamaya karar verdim ve belki de ben abartıyorum diye düşünmeye başladım. Neden mi? Çünkü benden başka, burada kalan kimse pinçiklenmiş bir biçimde ortalıkta dolanmıyor. Oteldeki diğer iki dişiyi oluşturan, biri Avusturyalı, biri İngiliz kadınlar gayet taze ve mutlu bir şekilde ortalıkta dolanıyorlar ve hatta günün büyük bir bölümünü odalarında geçiriyorlar. Bense odaya gündüzleri sadece tuvalet için gidiyorum. Bir de bu pansiyon, buranın en iyi pansiyonlarından biriymiş ve diğerlerini bu noktada düşünmek bile istemiyorum.

Yalnız burada yaşayan ve özellikle büyük şehirlerden buraya birkaç yıllığına tayin olmuş insanlara hayret ediyorum, burada nasıl yaşıyorlar diye. Çünkü burada zaman kıvamlı bir bal gibi akıyor. Mesela ben bilgisayarımı açana kadar saati öğleden sonra iki filan sanıyor ve kendi kendime "vay be, herhalde son gün diye vakit bu kadar hızlı geçiyor," diye düşünüyordum ama bir de baktım ki saat daha öğlen on iki bile olmamış. Burada, bu mevsimde vaktin güzel geçmesi için iyi bir kitap okuru, iyi bir sigara içicisi ve güzel alkol alan biri olmak gerekiyor. Gündüzleri kitap ve sigara, geceleri alkol. Gerçi ben alkole rağmen her gece, 3 saatte bir uyanıyorum. Allah'ım eve dönmek istiyorum. Eve döner dönmez ilk yapacağım şey, valizleri kapının girişinde bırakıp, koşarak duşa girmek olacak. Şakır şukur bir banyo yapacağım ve sonra da tertemiz yatağımda güzel bir uyku çekeceğim. Ertesi günde 60 derecede bütün çamaşırları zevkle, mutlulukla yıkacağım ve tekrar ve tekrar duş yapacağımmm.

Bir de bir gözlem, şu an burada iki çift var. Bir çift Türk ve şaşırtıcı bir şekilde ikisi de kitap okuyor, benim gözlemlerime göre tatil yörelerinde Türk çiftleri ya bağıra çağıra birbirlerine birşeyler anlatmalarından ya da birbirlerinin suratına bakmayıp, boş boş milleti dikizlemelerinden ayırt edebilirseniz. Ancak buradaki Türk çift hem kitap okumaları hem de fiziksel görünümleri itibariyle bizi yanıltıyor, çünkü ikisi de 40 yaşın üzerindeler ve buna rağmen kilo almamışlar ve adamın upuzun bembeyaz saçları var. Yani Türk olduklarını tahmin etmemiz zor, hatta imkansız, sizi yanıltabilirler. İşte size burada onların Türk olduğunu anlamanız için çok stratejik bir ipucu veriyorum, bu herşeyiyle Avrupai görünümlü insanlar eğer size "Selam" tarzı birşeyler demezlerse, bilin ki onlar kesinlikle Türk. Çünkü tüm turistler, sağolsunlar, sizinle aynı ortama girdiklerinde, yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle "Hellooo" diyiveriyorlar ve ne ölüyorlar ne incileri dökülüyor ne de bir yerlerinden bir yerleri eksiliyor. Hepinize bol "Hello"lu günler dilerimmm.

28 Ekim 2010 Perşembe

Tatil mi Kabus mu Bilemedim!

Dün tatilimizin ilk günüydü ve kaldığımız yerin pis olduğuyla ilgili artan hislerime rağmen açıkçası fena geçmemişti. Bir kere bütün gün dışarıda, dere kenarında oturup kitabı okuyup, sigaramı içtim rahat rahat. Huzur vermeyen odada vakit geçirmek zorunda kalmadım. Akşam saatleri biraz sıkıntılı geçti gerçi. Bir kere bütün akşam etrafımda, bu pansiyonda yaşayan üç kedi dolaştı durdu. Kedileri severim ama uzaktan, ben onlara dokunmayayım, onlar da bana dokunmasın şeklinde. Neyse kedilerden bir şekilde kurtulduktan sonra, bu sefer içimi gece nasıl uyuyacağım korkusu sardı. Çareyi Cuba Libre'de buldum. 3 büyük rakı bardağı dolusu Cuba Libre içtim ve derin bir uyku uyuyacağım umudu taşıyordum. İlk uykuya dalış aşaması beklediğim gibi oldu ama sonra sabah 3'te uyandım. Haydaaa diye haykırdım içimden çünkü bu eğreti pansiyonda kalkıp yapabileceğim hiçbir şey yoktu. En basitinden verandaya bile çıkamazdım çünkü tesisin bir de köpeği var ve kendisi bizim balkonda uyumayı tercih ediyor ve maalesef sağı solu hiç belli olmuyor. Bu arada köpeklere bayılırım ve yakından uzaktan her türlü severim. Yatakta bir süre debelendim, hayal kurmaya çalıştım ve sonunda kendime içimden "Uyu be uyu, hasta ruhlu seni!" diyerek bir komut verdim ve uyuyakalmışım. Sabah sevgili balık tutma sevdalısı eşimin (bu şahane tatili ona borçluyummm) alarmıyla 7'de uyandım ve o gittikten sonra da uyuyamayarak, yatakta elimde kitap put gibi yattım 9'a kadar. Odadan çıktığımda hava kapalıydı ve bu durum bu güne ilişkin bana umut vermedi.


Özlediğim, canım şehrim

Kahvaltıdan itibaren içime dünden daha güçlü bir sıkıntı dolmaya başladı çünkü dün akşam tesiste bulaşık makinesi olmadığını ve herşeyi ellerinde yıkadıklarında keşfettim. Kahvaltımı getirdiklerinde, "Acaba bu çatal bıçakla dün akşam kim yemek yemişti" diye düşünüyordum ve ağzımda büyüyen lokmalarla bir miktar kahvaltı yapabildim. Sonrasında moralimi yüksek tutmaya çalışarak kendimi şahane kitabıma kaptırdım. Bu arada hafif hafif yağmur yağmaya başladı. Tesisteki tek sandalyenin altına sığındım ve pisliği, fiziksel ve ruhsal rahatsızlığımı düşünmemeye çalıştım. Ve derken yağmur, inanılmaz bir biçimde hızlandı, kelimelerle anlatılamaz şekilde yağmaya başladı ve ben içeri kaçtım, restaurantımsı bir yere (Şu an karşımdaki sandalyede bir kedi var!) Ve yağmur fırtınaya döndü anda da, taaa buraya kadar sırf balık tutmak için gelmiş eşimin, halen balık tuttuğu geldi (3 kez aradım ama telefonlarımı açmıyor!) Ne keyifli bir tatil di mi ama? Bu arada restaurantımsı yerin tepesinden su damlıyor, acaba odamıza da damlıyor mu diye düşünmeden edemiyorum ve odaya gitmeyi hiç mi hiç düşünmüyorum. (Güneş mi açıyor yoksa?) Ve şu an burada geçireceğim saatleri ve günleri sayıyorum, bir hapishane mahkumuymuşcasına. Sevgili evimize dönmem için önümde Perşembe, Cuma, Cumartesi günleri ve maalesef tam 4 gece var! Offf Allah'ım, şükürsüzlük etmek istemem ama diyeceğim şu ki "Allah herkese 5 yıldızlı, müthiş temiz, tertipli düzenli otellerde tatil yapmayı nasip etsinnnnnnnnnn!" ve "AMİNNNNNNNNNNNNNN"