Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2025 Cuma

Yazma Çabaları / Ortaya Karışık

Yazma alıştırmalarında atlaya zıplaya ilerlemeye çalışıyorum. Güzel ya da sürükleyici yazamıyorum. Doğal bir yeteneğim de yok farkındayım ama bir şekilde yazasım var. Aslında itiraf etmek gerekirse pek emin değilim ama şu an bu çaba bana iyi geliyor. Bugün olay örgüsü, kurgu gibi konularla ilgili bir şeyler öğrendim ve bir hikayenin girişini yazdım, birazdan da devam edeceğim. 





Bulaşık makinesini üçüncü kere çalıştıracağım bugün, saat 21:52. Fırında ekmek var. Unutmamalıyım. Kurutma makinesi bugün ikinci kere çalışıyor, bitmesine bir saat otuz dört dakika var. Çamaşır makinesi koyu renklilerle dolu, artık onu sabah çalıştırırım. Yarın için herhangi bir yemek yok evde. Sabah 11:00'de diş doktoru randevusu var çocukların, saat 13:00'de ikisi de arkadaşlarıyla olacak. Diş doktoruna götürme ve Tombi'yi götür getir ve Lokum'u sonra eve getirme işleri bende. Garmin Lokum'u götürür ve sonra eve gelip takılır, çalışıyor ya o, para kazanıyor. Acaba Orhan Pamuk da fırındaki ekmeği ya da akşam yemeğinde ne yiyeceklerini, ne pişirmesi gerekeceğini düşünüyor muydu? Tabiki hayır. Ve zaten artık herkes biliyor aile hayatında işbölümünün nadir rastlanan bir durum olduğunu ve kadınların mental yükünün aşırı ağır olduğunu. Biliyorlar da ne oluyor. Garmin "Ahhh hayatım, sen de aslında tam zamanlı çalışıyorsan ve hiç dinlenemiyorsun, hiçbir finansal güvencen de yok, bundan sonra ev hayatında ben de yanındayım" deyip "Yardım değil, işbölümü" diye pankart mı açıyor. Yok hayır, o ve pek çok erkek, işlerine geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Son derece modern, eşitlikçi görünüp, hiçbir şeye ellerini sürmüyorlar. Çocuğa bakarken kanepede uyuyakalıp, anne kırk yılın başı arkadaşlarıyla gece dışarı çıktığında, çocuklara dışarıdan yemek söyleyip, favori ebeveyn oluyorlar taze fasulye yedirmeye çalışan anne karşısında. 


Rezalet bir düzen neticede. Orhanlar pamuk elleriyle romanlarını yazarken, Elifler şafak vakti kalkıp, çocuklar uyanmadan ya da onlar yattıktan sonra şafak vaktine kadar gözlerinin altı mosmor, yorgun argın yazıyorlar romanlarını. Bu düzen dünyanın gidişatına bakıldığında daha uzun zaman da böyle devam edecek gibi görünüyor.  O yüzden en mantıklı çözümün kadınların evlenmeden, kendi hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları olduğuna inanıyorum. Tabi sevmek sevilmek, ilişkide kalmak her insan için ihtiyaç, o zaman da belki evlenmeden ve işbölümü konusunda net ve ısrarcı olarak ilerlemek gerek. 

3 Eylül 2025 Çarşamba

Hayat

Bugünün yazma görevlerinden sadece, bir karakterin mesela çekingen olduğunu bir sahne kurarak anlatmak ilgimi çekti. Şu an ısınma aşamasındayım, yani gelişine yazıyorum. Bu sabah sözde arkadaşlarımla buluştum, biraz eğlendim, biraz sıkıldım. Eve geldim, hızla bir yemek koydum ve yazmaya oturdum. Bilmem bu yazma pratikleri işe yarıyor mu? Umarım yarıyordur yaw. Neyse yapacak daha iyi bir işim var mı şu an? Hayır, o zaman yaz yaz yaz. 




Dün bütün günü aşırı sıkıntılı ve her an birilerine dalacakmış gibi geçirdim. Etrafımda çocuklarımdan başka kimse olmadığı için de biraz onlara daldım. Bir tarafım ağlamak istiyordu -pek ağlamam ben-, bir tarafım bağırmak, bir tarafım da tüm gün yatakta yorganı başıma çekip yatmak istiyordu. Diyorlar ya hani, 'Duygularınızı hafife almayın, şefkatle araştırın ne hissettiğinizi', ben de çok şefkatli olmasam da kendime karşı, bir durup sordum kendime 'Ne oluyor yaw, regli uzak bir ihtimal, kocan her zamanki kadar canını sıkıyor, ne oluyor sana?' Ve birden hatırladım, dün babamın otuzuncu ölüm yıldönümüydü. Koskoca otuz yıl, nasıl da geçmişti yıllar, onsuz? Hayat gerçekten çok garip. Bir varsın bir yoksun. Bir gün baban var, sonra bir daha yok. Ben kısmen şanslıydım, babasını üç yaşında kaybetmiş, ilkokul arkadaşıma kıyasla. Yaşım daha büyüktü ama yine de her ölüm gibi zamansız ve çok üzücüydü. Bir de babam aşırı tatlı bir insandı. Erken yatarak dünü atlattım. Sözde arkadaşlarımı beklerken de, başka bir karakteri kullanarak babamı yazdım....


Ayla en çok babasını seviyor. Sakinliğini, gülümsemesini, yumuşak yanaklarını, mis gibi kokusunu, her sabah işe gitmeden özenle hazırlanışını, dalgalı saçlarına fön makinesiyle şekil verme çabasını ve onu sevmesini seviyor. Babası işe gecikiyor olsa bile her sabah onu kapıdan yolculuyor, işten izin aldığı günler pencerede Ayla'nın gelişini bekliyor. Ayla kitap okumayı çok sevdiği için her akşam elinde bir kitap ya da dergiyle geliyor eve. Her sabah "Günaydın Ayla kuşum" diye sesleniyor odasının kapısından. 


Sadece bir kere "Annem ya da sen çalışmasaydınız, her gün kapıyı anahtarla açmak yerine zili çalardım ne güzel ve beni evde belki kek kokusu karşılardı (annesi diğer anneler gibi kek yapmıyor)" dedi diye babası o hafta işten izin alıp, bir gün kek, bir gün de kurabiye yapmıştı Ayla için. Ne güzel bir haftaydı. Her gün okul dönüşü kapıyı gülümseyerek açıp "Nasıl geçti günün Ayla kuşum? Günlüğüne yazacak bir şeyler var mı?" diye sormuştu. 


Üniversite için dersanenin programını almaya gideceği gün, babası da evle ilgili bir işin dışarı çıkacaktı. "Seni de arabayla bırakayım ister misin?" demişti, "Yok sağol babacım, ben gider gelirim" demişti Ayla. Tam "Görüşürüz baba" diyecekken, babası "Cat Stevens ne güzel şarkı söylüyor böyle, bir de baksana Ayla bu tshirt yakış mı bana?" demişti neşeyle. "Çok yakışıklısın çok" deyip öpmüştü Ayla babasını ve sonra da koşarak çıkmıştı evden o sabah. Öğleden sonra eve geldiğinde, kapının önünün ayakkabılarla dolu olması şaşırttı onu ilk ve evin açık kapısı. İçeride bir sürü insan vardı. Onu gören herkesin yüzünü tatsız bir ifade kaplıyordu. Ne olmuştu? Neden babasının ve annesinin bütün arkadaşları evdeydi? Kanepede baygın yatan annesini gördü, Günseli abla koşarak yanına gelip sarıldı Ayla'ya, "Baban...." dedi, gerisini söylemesine gerek yoktu, ayrıntılar önemsizdi, babası ölmüştü.



28 Ağustos 2025 Perşembe

Yaz 2025



Bu sayfayı açıp, yazmaya başlamak için çok düşündüm. Bilgisayarı açmak bile büyük iş. Neden? Bir bilsem! Aslında ben yazmak istiyorum, küçüklüğümden beri yazar olmak istiyorum. Çalıştığım zaman bilgisayarımda boş vakitlerimde sadece kendimin okuduğu öyküler yazardım, yazarlık atölyelerine de gittim. Hatta 28 yaşında işi gücü bırakıp, tekrar üniversite sınavına girip edebiyat bölümünde okudum tam dört yıl! Sanki edebiyat okumadan yazar olunmuyor! Yüzlerce roman okudum, okuyorum, en azından bir roman yazmak istiyorum ama bilgisayarı açıp bir blog yazısı yazamıyorum. "Otur sıfır!" diye bağırmak istiyorum kendime. Bir de "Yazmak istiyorsan yaz ya, sıktın artık. Senden başka herkes yazar oldu, hatta yazar olmak istemeyenler bile! Mal mısın kızım sen?" diye üstüme yürümek ve kendimi silkelemek istiyorum. Sonra gözlerimi büyüterek, böyle bir Saint Bernard köpeği gibi hüzünlü bir şekilde bakarak "Ya bir türlü vakit ayıramıyorum, kafamı toplayamıyorum ne yemek pişireceğimi, kocama ne kadar da sinir olduğumu düşünmekten. Bir de biraz garip olucak ama çok okumaktan kafam çorbaya döndü, ne yazacağımı da bilmiyorum, aklımda bir tane bile fikir yok ve nasıl yazayım ben ya nasıl?" diyerek ağlamaya başlıyorum. "Aptal" diyorum kendime ve bulaşık makinesini boşalttıktan sonra en azından kendim için, hatırlamak için yazın nasıl geçtiğini yazmaya karar veriyorum, gözyaşlarımı siliyorum.



Yaz okul ve yemek yapma telaşı olmadığı için sakin geçti aslında. Yemekleri annem yaptı. Ancak bu sene annemin de en az benim kadar kötü yemek yaptığını fark ettim. Çünkü o da sevmiyor yemek yapmayı, bir zulüm olarak görüyor. Kısaca tatsız tuzsuz yemekler yedik tğm yaz. Ev her zaman olduğu gibi üç kadın, iki çocuk tüm yazı beraber geçirdiği için hep dağınıktı. Yine insanların düzenli evlerine imrenerek ve kendi evime dönüşte neler neler yapacağımı hayal ederek geçti. Tatilin en keyifli zamanı; sabah herkesten erken kalkıp, kahve yapıp iki saat kitap okuduğum anlardı. Filtre kahve makinesi acayip gürültülü çalışsa da ve kahveyi filtreden geçirmesi çok uzun zaman alsa da ve kahvenin tadı kötü olsa da, elimde kahvem ve kitabım, tek başıma çılgınca roman okumak benim için cennette nefes almak gibiydi. Hava, site ve arkadaş çevrelerinde pek çok kere tartışılsa da, bence diğer yazlara göre gereğinden fazla sıcaktı. Gelecek yaz olabilecek tartışmalar için buraya özellikle yazıyorum; 2025 yazı çok sıcaktı. Sıcak günlerde, kliması olan komşular kendilerini evlerine kapayıp tüm gün Netflix izlerken, bizler kahramanca verandada oturup, öğleden sonra havuza girdik ve ısrarla "Biz klima sevmiyoruz, çarpıyor." filan dedik. Bizim dışımızda herkes başka ülkelere, başka şehirlere tatile gitti, onlara da "Biz yazın burayı çok seviyoruz, çok güzel" dedik ve her hafta değişik birileri olsa da, geride bizimle kalan gürültücü komşulara kendi kendimize sövüp saydık, kendimiz dışında herkesten nefret ettik. Hatta bazen birbirimize itiraf etmesek de üç kadın, kendimizden de nefret ettik. Abuk sabuk şeyler yüzünden kavga ettik, çocuklar da nasibini aldı bağrış çağrışlardan. Her tarafımızdan ter akarak ayıkladığımız ve 78 yaşındaki annemizin tatsız tuzsuz da olsa pişirdiği taze fasulyeye burun kıvıran çocuklarıma "Siz pişirin bundan sonra o zaman yemekleri" diyerek kükredim, tısladım, benden nefret etmeleri ve büyüdüklerinde "Annem yazları nasıl da burnumuzdan getirirdi. Şimdi tüm sebzeleri severek yiyoruz" demeleri için onlara sebep verdim. Tam onlara bağırırken, gözüm tüm gün havuz kenarında yatan, kitap okuyan ve benimkilerle aynı yaşta çocuklara sahip olan, sarışın, güzel, her erkeğin hayalini kurduğu N.'ye takıldı. 'Bu kadın ne ara yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, bulaşık makinesi boşaltıyor.' diye Sokrates'i kıskandıracak düşüncelere daldım. Hemen her gün yüzdüm, Lokum da bol bol yüzdü ve ilk reglisini oldu, Tombi bol bol basket oynadı ve yüzdü. İkisine de "Kitap okuyun ya nolur" diye her gün yalvardım. Lokum en azından bir kitap bitirdi, Tombi okuyormuş gibi yaptı ama en azından elinde bir kitap vardı. Pek yaşıtları yoktu bu sene ama yine de iyi vakit geçirdik. Lokum resim yaptı, çizdi, boyadı, kesti. Tombi bazen ona katıldı ama genelde teyzesiyle sohbet edip, zıp zıp dolandı. Aaaa en hoşuma giden şeylerden birini unuttum; üçümüz hemen her gün bisiklete bindik çünkü bisiklet yolu yapmışlar! Bazı günler 4, bazı günler 8 kilometre bisikletle dolaştık. Çocukken de çok severdim bisiklete binmeyi, hatırladım beni ne kadar mutlu ettiğini. Çocuklar bir de tenis dersi aldılar bir abiden, çok uygundu ders ücreti. Ben de çok istedim ama para kazanmayan birinin nesine tenis dersi, di mi ama? Hatta dün Tombi'ye, "Bu hayattan tenis oynamayı ve İspanyolca konuşmayı öğrenmeden gidersem çok üzüleceğim" dedim. Çocuk aklı "Eee oyna anne" dedi. Doğru diyor da, tenis pahalı spor. Belki başka bir hayatta! 



Şimdi yazarken fark ediyorum, bayağı şey yapmışız aslında ve çok şükür sağlıklı geçen bir yazdı. Bazen hep aynı yerde olmaktan, hep annemle ve ablamla olmaktan, Garmin'in geliş gidişlerinden sıkılsam da iyi bir yazdı. İnsan zaten elindeki şeyleri kaybedince kıymetini biliyor. Mesela şimdi çöl ülkesindeyim, çocuklar okulda, Garmin nihayet işe gitti, hava kafamı camdan çıkartamayacağım kadar sıcak...Öyle isterdim ki şu an annem ve ablamla didişmeyi ve çocuklara "Haydi çıkın havuzdan, yemek yiyeceksiniz" demeyi ve çocuk havuzunda bağıra çağıra oynayan küçük kıza ve babasına sinir olmayı. Hayat.....

13 Ocak 2025 Pazartesi

Hayat

  


O kadar isterdim ki, bir işi düzenli yapabilmeyi. Gerçi kendime haksızlık etmeyeyim; bazı işleri, istemesem de düzenli olarak yapıyorum. Her gün 2-3 kere bulaşık makinesini doldurup boşaltıyorum, kirli temiz çamaşırlar vb ile ilgilenip, her sabah çocukları okula bırakıp evi süpürüyorum ve tabi yemek yapıyorum hemen her gün, pek kimse beğenmese de! Kendi istediğim ya da istediğimi sandığım şeyler konusunda ise hiç bir istikrar gösteremiyorum. Mesela her gün blog yazıp, spor yapayım dediğimde ertesi gün sanki bu kararları almamış gibi evi süpürmeye ve hiç bitmeyen ev işlerinde kaybolmaya devam ediyorum. Ve gerçekten yıllar yıllar yıllar geçip gidiyor. 
Kendi kendime yaşımı hatırladığımda, çocuklara baktığımda bazen dehşete kapılıyorum. Nereye uçtu gitti bu yıllar? Şimdi bunları yazarken, "Aman kapat gitsin bilgisayarı, ne diye yazıyorsun, kim okuyor, blog mu kaldı, herkes substackde çatır çatır yazıyor, sen yazsan ne olur yazmasan ne olur????" diyen güçlü bir ses var. Söylediklerine de hemen ikna oluyorum, açıkçası. Çok acayip, insan denen varlık gerçekten. Şu sıralar Serkan Karaismailoğlu ve Ali Karaismailoğlu'nun "Kalk Bi Dopamin Demle" adlı kitabını okuyorum, müthiş bir kitap. İnsan beynini ve insanın motivasyon mekanizmalarını, işleyişini anlatıyor. Sonra atomik alışkanlıklarla ilgili podcastler dinliyorum ve kafamda evden yapabileceğim şeyleri işleri planlıyorum; mesela minik adımlar atsam diyorum, her gün 2 satır yazsam, ya da okuduğum, sevdiğim kitaplarla ilgili videolar hazırlasam. Sonra masadaki tabaklar ve boş soda kutuları gözüme takılıyor. Onları toparlayıp, kuruyan çamaşırları topluyorum. Oğluma "Ödevin bitti mi?" diye seslenirken, kızıma "Hemen dişlerini fırçala" deyip, yüzümü temizlemek, en azından sıradan bir Koreli ev kadını gibi parlak bir cildimin olması için banyoya koşuyorum. Çocuklar yattıktan sonra, saçma sapan bir dizi izlerken de yine o ses "Çok yoruldun, bırak şimdi yazmayı, çizmeyi, bak bu yabancı dizi çok ilginç" diyor, kırışık önleyici serumumu sürmediğimi fark edip üzülüyorum. Ve bu satırları yazmak için masanın bir köşesine sıkışmışken, "Acaba şöyle kocaman bir yazı masan ve düzenli bir evin olsa her şey daha mı kolay olurdu" diyor o sinir bozucu ses. Sonra da "Çok bile yazdın, kapat hadi bilgisayarı" diye ekliyor, ben de dinliyorum.

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Son 6 Ay

Hava sıcak, dal kıpırdamıyor. Lokum ve bir arkadaşı salonda böğürerek bir oyun oynuyor. Tombi balkonda karşıma oturmuş, benim resmimi çizmeye çalışıyor. Çocuklar sıkılıyor, ben sıkılıyorum. Her şehirde, her evde sıkılıyorum, ne yapsam sıkılıyorum, genel olarak sıkılıyorum. Geçen sene kiraladığımız ve ardından annemin satın aldığı yazlıktayız; annem, ben, Tombi ve Lokum. Garmin işsel bir seyahatte, ablam çok şükür Cuma günü İstanbul'a geri döndü hava çok sıcak diye. Çok da iyi oldu çünkü şahane bir kavga ettik, ki biz kavga etmeyiz çünkü ben hep alttan alırım...Annem ve ablam ile kavga ettim aslında, sebebini anlatması uzun, kavganın kısa özeti yıllardır benim onlara bağımlı yaşamam ve onların kuklası olmam. Ahhhh tekrar üniversite okuyacağım diye işi bıraktığım o güne lanet olsun! Neyse annemle minimumda konuşuyoruz, ablam gelirse de tekrar buraya, onunla da minimumda konuşmayı hedefliyorum. Ve bir an evvel annem ve ablamla beraber yaşama halinden kurtulabilmemiz için dua ediyorum. Dua ediyorum çünkü başka çare aklıma gelmiyor. Kendime ait param ve evim olsaydı, bir de şehirlerarası araba kullanma konusunda iyi olsaydım, kavga ettiğimiz gece çocukları alır basar giderdim. Fakat o kadar eziğim ki kavga edip oturmaya devam ediyorum çünkü gidebileceğim kendime ait bir yer yok. Cuma günü itibariyle dünyada 44 yılımı tamamladım ve tek hissettiğim hüzün, hayal kırıklığı, başarısızlık, yetersizlik...Çok sinir bozucu.


Yazlığa Çarşamba akşamı geldik ve o günden beri kitap okuyorum ve dizi izliyorum. Allah'tan okuduğum kitap da, izlediğim dizi de çok iyi. Aslında yoga yapmam lazım her gün çünkü yoga eğitmeni olma macerasına girdim (an itibariyle yoga eğitmeni olabileceğimi de düşünmüyorum) ama ben her gün yoga yapmak yerine okuyorum, izliyorum ve yiyorum. Bu arada elimdeki parayı da saçma sapan şekillerde harcıyor sonra da ne halt edeceğimi düşünüyorum. Gerçekten tam bir başarısızlık ve saçma kararlar anıtıyım. Son 6 ayın özetini yazacaktım ama nedense bunları yazdım. Ben en iyisi son 6 ayın özeti yerine başarısızlık anıtı olunmaması için neler yapılması gerektiğini yazayım sonraki nesiller için...Son 6 ayın özeti ise kısaca online okul, yemek, temizlik, yoga dersleri, bazen iyi hissetmek, genelde kötü hissetmek, zayıflamak için çeşit çeşit diyetisyene ve spor hocasına ödeme yapmak ve başarıya ulaşamamak, dönemsel olarak annemle ve Garmin'le küsmek, ablam da dahil üçüne de sinir olmak, kötü alışkanlıklarımdan en mühimini bırakmak (henüz 2 ay oldu) fakat her gün bırakmasam nolur ya diye düşünmek, hayallerimdeki evin hayalini kurmak, İstanbul'da ablamın evinde sadece kendi giysilerimizi götürdüğümüz bir sistemde yaşamak ve hiçbir yeri ev gibi hissetmemek...


Şimdi gelecek nesillere tavsiyelere gelelim; ne iş yaparak para kazanacağınızı iyi düşünün, aceleye getirilmiş bir karar olmasın bu. Bence 17-18 yaşında üniversitede hangi bölümü okuyacağına, dolayısıyla hangi işi yaparak para kazanacağına karar vermek için çok erken. Neden mi? Çünkü hayatla ilgili hiçbir tecrüben yok, kim olduğunu tam olarak bilmiyorsun, hayatı bilmiyorsun. Bence şöyle 3-4 sene bir yerlerde çalışıp, belki biraz gezilip, para kazanılıp sonra karar verilmeli ne iş yapacağına. Ben ne iş yapmak istediğimi bulduğumda neredeyse 28 yaşındaydım, okulunu okudum ama çok geçti yaş olarak. Evet iş önemli, para kazanmak önemli çünkü para kazanmak demek bağımsız olmak, istediğin hayatı yaşamak demek. Ben hep az para kazandım ve para harcamayı da sevdiğim için önce annemlere sonra da Garmin'e bağımlı oldum hep. Para kazanmayı hiç bırakmamak lazım. Para kazanmayı başardıysan, para da biriktirmelisin. İlla kenarda bir birikimin olmalı. Birikim de kimseye muhtaç olmamak ve bağımsızlık için. İşsiz kaldın diyelim, ailenin evine dönme diye. Bak  benim içim nasıl şişiyor annemle ve ablamla geçen günler yüzünden. İşin iyi, para da biriktiriyorsun, evlenmek istiyorsun; çok klasik olacak ama saatlerce sohbet edebileceğin, seni ve fikirlerini destekleyen, aynı şeyleri yapmaktan zevk aldığın, sarılmayı hep seveceğin, hayat görüşüyle seni sinir etmeyen, ailesine ruhsal ve fiziksel olarak yapışık olmayan, işbölümünün anlamını bilen, kadın işi erkek işi ayrımı yapmayan, kendiyle barışık biriyle evlen. Evlendin ve çocuk sahibi olacaksın diyelim; sakın çocuğa benim annem ya da onun annesi bakar deme, onlara yakın evlere taşınma. Çocuk doğuracaksan, önce bakıcı parasını biriktir, hayatını maddi manevi çocuk için hazırla, anana babana güvenme. Ailen çocuğunuzla arada oynasın, parka gitsin ama sürekli onlara bakmasın çünkü bu durumda siz sinir hastası oluyorsunuz annenize laf anlatayım derken. Çocuğunuzla ilgili kararları kocanla al, kimseye sorma. Para biriktirmek, kendine yetmek için basit yaşa, az eşyan, az giysin olsun çünkü sonra hepsi başa bela. Mesela dolaplar dolusu giysi mutluluk getirmiyor ama para götürüyor, kesin bilgi. Daldan dala yazdım klasik olarak ama özetleyecek olursak; PARA KAZAN, KAZANDIĞIN PARAYI BİRİKTİR, PILI PIRTIYA, EŞYAYA PARA HARCAMA, ÇOCUĞUNUN SORUMLULUĞUNU AL, BAĞIMSIZ OL.....

23 Haziran 2020 Salı

Yazdan Yaza

İnsanoğlu kuş misali, güne çöl sıcaklarında başlayıp, kendini yağmurlu bir gecede İstanbul'da bulabiliyorsun. Çok şükür biz de kendimizi kavurucu sıcaklardan kurtardık ve İstanbul'a attık. Sıcaklardan kurtulmanın yanısıra eve misafir çağırma zorunluluğundan ve artık beni iyice bunaltan sosyal çevreden de kurtuldum. Aslında ben bu "evde kal" işini evde sadece ben ve çocuklar olduğumuz zamanlarda çok sevdim.

Önceki yazlarda, çocuklar annemde, ben ya ablamda ya da Garmin ile beraber otelde vb kalıyorduk ve göçebe gibi oradan oraya geziyordum. Garmin'in tatili bitince mesela ben annemde kalmak istiyordum çocuklarla fakat annem ablan yalnız onunla kal diyerek beni ablama yolluyordu. Ve ben ziyadesiyle sıkılıyordum. Şimdi ise uçakla geldiğimiz için kendimizi karantinaya aldık ablamın evinde. Ablam annemde kalıyor. Ve ben çocuklarla mutlu mesut günlerimi geçiriyorum. Annemin, ablamın stresli halleri yok. Mesela ablam bugün yemek bırakmak için uğradı. Annemle kavgalarından girdi, Tombi'nin el kaslarının güçsüzlüğünden çıktı, muhabbeti içimi baydı. Çok acı ama ablamın hayat tarzı değişikliği üç kişilik ailemizi gerçekten fena etkiledi. Hem annem hem de benim açımdan zorlu bir süreç. Ablam neye taktığımızı anlamıyor ama düşünsenize karşınızdaki insan birdenbire tepeden tırnağa değişiyor. Hiç kolay değil. Ben  yılın sadece iki üç ayı gördüğüm için unutuyorum uzaktayken ama annem söylenmekten vazgeçmiyor.

Ablamı bir kenara bırakalım ve günlük formatında yazmaya devam edelim. Sonra okuması zevkli oluyor. Geldiğimizden beri yeme içme halindeyim. Canım aşırı abur cubur yemek istiyor ama evde o anlamda bir şey yok. Akşamları çocuklar yattıktan sonra tek başıma Doc Martin izleyerek abur cubur yemek istiyorum ama hem evdeki bakıcıdan çekiniyorum oburluğumu görecek diye hem de elimde torbalarla çocuklara yakalanma ihtimalim yüksek. Belki bugün cesaretimi toplar giderim markete. Çocuklar yattıktan sonra etrafımda kimse olmadan, ayaklarımı uzatıp yayılmak öyle keyifli ki. Sadece 10 günüm kaldı, iyi değerlendirmem lazım. Sonrasında annem, ablam, ben, çocuklar ve bakıcı aynı evde yaşayacağız. Annem ile ablam, benimle ablam, çocuklarla ben sık sık kavga edeceğiz ve ben her yaz olduğu gibi geldiğime pişman olacağım. Benim gibi bir arkadaşım da çocukları ve bakıcısıyla geldi Pazar günü. Kendi evi var, gitmiş yerleşmiş. Kardeşi çalışıyor kendi hayatında. Annesi babası başka şehirde. Hiç öyle bizim gibi bütün yazı beraber geçirme planları yok. Bizde ise hep dip dibe. Seviyorum annemi de, ablamı da ama bazen çok bayıyorlar. Neyse alışırım ve bu yazı da yıllar sonra güzel hatırlarım inşallah.

Bugünlük, belki de bu haftalık bu kadar...


17 Mayıs 2020 Pazar

Kilolu Bir Haftasonu


15 Mayıs’a en fazla 59 kilo girmeyi hedeflemiştim. Nisan ayı başında oldukça mantıklı ve ulaşılır bir hedef gibi görünüyordu. Bir buçuk ayda 7 kilo vermem gerekiyordu. 15 Mayıs neden önemliydi? Arkadaşımın korona günlerinde tuttuğu malikanede (gidene kadar malikane olduğunu bilmiyordum) 2 gün geçirecektik. Şu sağlıklı yaşam koçu ile çalışmaya ve günde 2 kere yürümeye de bu nedenle başlamıştım hep.

Hiçbir kıyafetimin içine giremediğimden sözkonusu hafta sonu için online alışverişle bir sürü saçma sapan şey aldım kendime. Kendimi hala ufak tefek ve ince düşündüğüm için gelen kıyafetlerden bir kısmı üstüme olmadı. Üstüme olanlarsa çuval görünümünde olanlardı. Göbeğime bakarak ağlamak istedim. Beden olumlama, içgüdüsel yeme, kendine şefkat, kendini olduğun gibi sevme ve kabul etme hepsi yalan oldu. Son darbeyi ise Bayan Malikane’nin kendisine sipariş ettiği tasarım eteğin tombul ellerime teslim edilmesiyle yedim. Evet darbeyi de yedim, kaç kalori bilmiyorum. Etek geldi, çok güzeldi, tam benlikti, paketli değildi. Banyoya gidip gizlice giydim. Düğme iliklendi ama bırakın hareket etmeyi, nefes bile alamıyordum. Kendi kendime ‘Bu etek ona da olmaz, çok dar’ dedim, çok mutsuzdum. Ben şişmandım, o zayıftı. Peki bunun ne önemi vardı? Gerçekten neden bu kadar önemliydi benim için zayıf olmak? Cevabı aslında çok basitti, zayıf olmak da değil aslında, fit ve sağlıklı olmak, istediğin kıyafeti giymek ve kendini rahat hissetmek evet önemliydi...



Üzerime beli olmayan ve bol bir elbise giyerek ve kendimi iyi hissetmeye gayret ederek yola çıktık. Kapıyı çalarken içimden ‘Giremez o eteğin içine, o da herkes gibi kilo almıştır bu süreçte’ diyordum. Ancak gerçek, Bayan Malikane’nin (BM diyelim kısaca) kapıyı açmasıyla bir tokat gibi patladı suratımda. Kilo vermeyi bırak, BM’nin beli incecik olmuştu. Kendimi tutamayıp ve kıskançlığı kalın bağırsa

klarıma iterek, ‘Ne güzel incecik olmuşsun, süper gözüküyosun’ dedim ve o da her zamanki cevabını verdi “Öyle mi? Hiçbir şey yapmadım aslında. Her gün 1 saat yüzüyorum, 1 saat yoga yapıyorum. Ondan herhalde...” Daha ne yapacaktı acaba??? “Eteği getirebildin mi?” dediğinde, eteğin olacağını ve hatta üzerinde harika gözükeceğini biliyordum. Öyle de oldu... Etek hafif bol gelmişti, sade ve harika gözüküyordu.


Tokatlar bununla son bulmadı. Bir süre sonra, benim de tanıdığım ama yıllardır görmediğim başka bir arkadaş geldi, o da incecik olmuştu. Bir çift daha gelecekti, belki benden şişman ve özgüvenli biri gelir ve benim kendime gelmemi sağlardı. Açlıktan bayılmak üzere çocukların peşinde gezerken, sözkonusu çift geldi. Kızın yağ oranı %0’dı. Mükemmel bir vücudu ve ince uzun kasları vardı. Benimse löp löp yağlarım vardı. Sinirlerim iyice gerildi haliyle.

Akşam yemeğine oturduğumuzda yememeye kararlıydım. Fakat herkes öyle bir yiyordu ki... “Ne düşünüyorsun?” dedi BM. Ne düşünecektim, tabi ki kilolarımı düşünüyordum. 8 yetişkin ve 5 çocuktan oluşan hafta sonu grubu benim dışımda hafta sonunu gayet güzel geçirdi. Havuzda bol bol yüzdüler, yiyip içtiler, sohbet ettiler. Ben ise tüm hafta sonunu neden eski kiloma dönemediğimi, sorunumun ne olduğunu ve insanların nasıl bu kadar fit olduğunu düşünerek geçirdim. Eve dönüşte çocukları yatırıp hemen markete koştum, yarım kiloluk dondurma ve çikolata aldım. Geceyi Netflix’te “The Invention of Lying”i izleyerek ve mutsuzluğumu, ay pardon dondurmayla, çikolatayı yiyerek geçirdim.




9 Mayıs 2020 Cumartesi

KORONA GÜNLERİNDE KİLO




Korona günlerine tarihi yüksek bir kiloda başladım. Doğru dürüst yemek yapmayı bilmeyen ben ekmek yapar, 2 renkli kurabiye pişirir olmuştum ve bu bana inanılmaz keyif veriyordu. Sonra yakın arkadaşım olan ve fakat kilo verme ve koruma konusundaki bir arkadaşıma hırsımdan ve hiçbir kıyafetimin içine giremediğimden birşey yapmaya karar verdim. Baştan söyleyeyim, bu bir başarı hikayesi değildir. Herhangi bir konuda başarı hikayem yok, zaten düşünüce...



Geçen yaz, aynı apartmanda oturduğum komşumun hızla kilo vermesinden gaza gelerek onun çalıştığı sağlıklı yaşam koçuyla çalışmaya karar verdim. Kendisine S. Diyelim. S. Herkese özel program yazdığını iddia ediyor ama gönderdiği, size değil, genele hitap eden mesajlardan anlıyorsunuz ki aslında herkese aynı mesajlar gidiyor gün içinde, “Suyumuzu içelim, sporlar yapıldı mı, beslenme günlüklerini göndermeyenler göndersin, günlüklerini 3 kez göndermeyenler programdan çıkar vb” Neyse ilk iki üç hafta yüksek oranda uydum programa ve  üç dört kilo verdim. Başarı S.nin bir polis gibi davranmasından kaynaklanıyor. Sonra program bitti ve ben verdiğim kiloları fazlasıyla aldım. Üç dört ay önce S.nin bir haftalık detoks programına kayıt oldum, üçüncü gün “Ben nedense uygulayamıyorum, zorlanıyorum” diye mesaj attım. “Seni gruptan çıkarıyorum, çünkü yapmıyorsun” diye mesaj attı. Acayip sinir oldum ama henüz o kadar da çok kilo almadığım için yoluma devam ettim. Arada başka diyetisyenlere de bir sürü para döktüm ama yok iki üç günden fazla yapamadım.



En son Nisan başında, S. İle pek çok kere çalışan komşumu da gaza getirerek yeniden programa başladık. Polis gözetimden kilo vermeye başladım. Arada bir sürü kaçamak yaptım. Günler boyu ve daha öncesinde de yıllar boyu okuduğum, diyetlerin neden başarısız olduğu, içgüdüsel yeme, acıkınca istediğini yeme, bedenini olduğu gibi sevme, kilo saplantısından ve aşırı yeme halinden kurtulma üzerine yüzlerce yazı birkaç tane de kitap okudum. Komşumla birbirimize söz verdiğimiz için listeyi takip etmeye devam ettim, bir taraftan Youtube üzerinden yürüyüş videoları yaptım. Oysa ki tek isteğim kanepede yatmak, dizi izlerke dondurma yemekti...



Geçen hafta iyice koptum programdan. Bir sürü abur cubur, aslında kısaca ne bulursam yedim ve tabi verdiğim kiloları aldım. S.ye yine sıkıntılarımı yazdım, ne yapsam da toparlansam dedim. Ve beni yine gruptan attı. Bu sefer o kadar sinir oldum ki, ne yapacağımı şaşırdım. Aslında sinir olmam gereken kişi S. Değil, kendime sinir olmalı ve diyetisyenlere, sözde sağlıklı yaşam koçlarına para kaptırmayı bırakmalıyım. Belki de kendimi 10 kilo fazlamla sevmeliyim. FAKAT SEVMİYORUM. İstanbul’da olsam, direkt bu konuda çalışan bir psikolağa gideceğim. 43 yaşındayım ve korkutucu ama son 30 yıldır kilolarımla uğraşıyorum. Bu sürecin 27 yılında kilolu bile değilmişim...



Yazdım rahatladım mı, tabi ki hayır ama o kadar istiyorum ki hayalimdeki bedene kavuşmayı. Bir de gelecek hafta sonu, kilo verme ve koruma konusunda süper başarılı ve sürekli kilo muhabbeti yapan bir arakdaşımın evine kalmaya gidiyoruz ailecek. Ne harika di mi, soru işaretini bulamıyorum. Bu arkadaş yukarıda bahsettiğim arkadaş, ona karşı hırsımdan kilo vermek istemiştim, hatta kendi kendime, “Nasıl kilo verdin” diye sorarsa “Bilmem iştahım kesildi” demeyi hayal ediyordum. Al buyur, çok kilo verdin ve eğer bir insanla kendini rahat hisssetmiyorsan o nasıl senin yakın arkadaşın olur... Sorular  sorular ama Arapça, İngilizce ve fakat Türkçe’ye çevrilmiş klavyede soru işaretini bir türlü bulamıyorum. Hayatın bana bir oyunu olsa gerek bu... Dün de başka bir diyetisyene para yatırdım bu arada, uzun araştırmalar sonucu...Bunun adı da B. Olsun. Önce telefon randevumuzu unuttu, sonra da benimle telefonda sadece 5 dakika konuştu ve kendisinden hala ses yok. Bu arada ben “Açlık Bazlı Yeme” temalı ingilizce bir kitap okuyup, günlerimi ve gecelerimi cips, dondurma ve çikolata yiyerek geçiriyorum. Gelecek hafta sonu napacağım, kilo verme konulu muhabbetlerle nasıl başa çıkacağım ise bir merak konusu. Alalh bana akıl fikir versin...

1 Haziran 2019 Cumartesi

Can Sıkıntısı


Son yazdığımdan bugüne, birkaç kum fırtınası daha oldu, Mayıs ayı mevsim normallerine göre serin geçti. Parkta, deniz kenarında rahat rahat vakit geçirdik. Annem geldi İstanbul'dan. Gelmesini ben hafta sonları dikiş kursuna ve bir ay boyunca haftada üç gün pilatese rahat gideyim diye istedim. Dikiş kursu da, pilates de Mayıs ayında, hayatımda anlamlı bir değişiklik yaratamadan bitti maalesef. İkisinden de çok keyif aldım ama maddi imkansızlıklar nedeniyle devamı olamayacak gibi gözüküyor…

Dikiş kursuna toplamda dört kere gittim; yastık kılıfı, detayı çok olan bir makyaj çantası ve bir pijama altı diktim. Çok zevkliydi kendi ellerinle birşey yaratmak, bir makineyi kullanmayı öğrenmek. Evde dikiş makinem olsa kesin uğraşır didinirim diye düşünüyorum. Tabi bir taraftan maymun iştahlı olduğuma dair inanışlar ve deliller nedeniyle hiç girmeyeyim diyorum. Makinenin fiyatı ucuz ama evde onu koyabileceğim bir yer yok yani Tombi'nin bir çalışma masası yokken, benim bir dikiş masamın olması zor. Zaten ev öyle kalabalık ve küçük ki, her taraftan birşey fırlıyor.

Pilatese de beraberinde bir beslenme programıyla gittim. Tabi beslenme programına pek uymadım ama haftada üç kere düzenli hareket etmek çok iyi geldi. Bence her insanın egzersiz yapma fırsatı ve imkanı olmalı. Ancak burada da para engeli karşımda maalesef. Pilates dersleri bedava değil (büyük bir kupon indirimi sayesinde gittim) ve Garmin hem çalışmayıp hem de böyle şeyler peşinde koşmama pek sıcak bakmıyor.

Bir de Mayıs ayında çocuklarım dışında herkesten sıkıldım. Çocuklar kavga gürültü anlamında bayıyorlar ama yoldaşlıklarını, arkadaşlıklarını herkese tercih ederim. Allah aratmasın, eksikliklerini göstermesin ama arkadaşlarla, kocayla geçirilen vakitten, yapılan sohbetten, beraber içilen kahvelerden fena halde yoruldum. Koca tarafında gerçi pek beraber geçirilen vakit sözkonusu değil ama o da maalesef genel olarak bayıyor. Çocukları alıp uzaklara gitmek istedim. İnsanlarla geçirdiğim vakit anlamsız ve yorucu bir hal aldı. Söylediklerini dinlemeden oturdum karşılarında çoğu zaman ve içimden "Banane arkadaşım senin yaz tatili planından, verdiğin kilodan, kocanın işinden, babanın torunlarına olan sevgisinden, annenin puding yerken fotoğrafından!!!!" diye bağırmak istedim. Neden bu insanlar benim etrafımda diye oturdum düşündüm, düşündüm. En mutlu olduğum anlar yatağa uzanıp rahat kitap okuduğum ve istediğim diziyi istedim kadar izlediğim zamanlardı. Bir dizinin içine girip -tabiki çocuklarla ve mümkünse iyi bir bakıcıyla- kaybolmak istedim. Grey's Anatomy'deki doktorlardan biri olsam fena mı olurdu? Sıklıkla düzenli bir işim olmadığı hatta ev işleri dışında hiçbir işim olmadığı için sıkıldığımı düşündüm ama kesin bir sonuca varamadım. Yaz tatili için hayaller kurup kendimi motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı…

Böyle düşünürken, rüzgar eserken, çocuklarla vakit geçirirken Mayıs ayı da bitiverdi. Haziran ayından isteklerim, beklentilerim; hepimizin sağlıklı olması, fazla kilolarımdan kurtulmak, dikiş dikmek, bir şekilde spor yapmaya devam etmek, Tombi'nin matematiği biraz daha sevmesi, Lokum'un biraz sakin olması, Garmin'in de sohbet edilebilir, birşeyler paylaşılır bir hale gelmesi, annemin ise olaylara daha maydanoz olması…Ne diyim, hoşgeldin Haziran

28 Ocak 2019 Pazartesi

Yazayım Dedim Olmadı

Cumartesi sabahından beri yazmaya çalışıyorum. Yazdım da hatta yazımı yayınladım bile… Fakat sonra bir baktım ki yazının yarısı yayında gözükmüyor, sildim gitti bir sinirle. Halbuki Tombi'nin Cuma akşamı bize yatıya gelen arkadaşıyla ilgili bayağı bir döktürmüştüm. Neyse gitti giden…

Çok uykusuzum, sabah 4:40'da Tombi uyandı; burnu tıkanmış, acıkmış. Uyu dedim uyumadı sonra da kalktık zaten okula gittik. Saat 10 gibi tam yemeği ocağa koymuş ve saat 12'de dizi izleyerek yiyeceğim peynirli spagettinin hayalini kurarken telefon çaldı. Okuldan arıyorlardı. "Tombi'nin annesi misiniz?" dedikleri anda bayılacaktım. Meğer tenefüste bir çocuk Tombi'nin burnuna yanlışlıkla!!!! kafa atmış ve burnu çok kanamış. Hemen gittim, ikisini de alıp eve geldim. Sinir oluyorum okullara da, öğretmenlere de, eğitim sistemine de. 

Şimdi de açtım televizyonu filmden filme koşuyoruz. Hiçbir şey yapacak halim yok. Çocuklar meyve istese kalkıp hazırlayamam o kadar. Bir de Ikea'dan eşya gelecek bugün. Umarım ortalığı batırmadan çabucak hallederler. Birazdan uyusak ve sabaha kadar şöyle deliksiz bir uyku çeksek ne iyi olur ama mümkün değil. 

Hava da sapsarı bugün, üzerimize kum basmış durumda. İnsan serin havayı, pırıl pırıl bir gökyüzünü özlüyor. Gerçi yaz mevsiminde giyinmek çok pratik ama bayıyor bir noktadan sonra.

Manalı birşey yazmadım ama yazdım en azından. Ben de Quenegond gibi her gün yazma alışkanlığı mı oturtsam? Oturtmam gereken o kadar eksik alışkanlık var ki, blog yazmaya sıra gelir mi bilemedim...


20 Ekim 2017 Cuma

8 Gün

Garmin, neden olduğunu anlayamasam da, geçtiğimiz Cuma sabaha karşı bir eğitim nedeniyle ülke dışına çıktı.  Burada haftasonu Cuma ve Cumartesi, bir de üstüne çocukların okulu Pazar günü tatil olduğu için ilk 3 gün Garmin'e bildiğim tüm küfürleri ettim. Çünkü 2 çocukla öyle anlar oluyor ki tuvalete bile gidemiyorsun. Peki 2 çocukla, 8 günlük, tek başına ebeveynlik  nasıl bir tecrübe?

Bana göre anne çalışmıyorsa, evde ev işlerini yapan biri ve bir de üstüne çocukları okula götürüp getiren biri varsa hiç problem yok! Bir kere anne ev işleriyle kafayı üşütmeyip; çocuklar okuldayken yogaya, resim kursuna, yürüyüşe, arkadaşlarıyla kahve içmeye gidiyorsa annenin çocuklara sabrının tükenmesiyle ilgili bir problem sözkonusu olmaz. Ve anne çocukları arabayla sabahın 7'sinde okula götürüp, öğlen 40 derecede okuldan getirmiyorsa da, şoför var unutmayalım, fiziksel yorgunluğu olmaz. Yani bu denklemde anne, öğleden sonra saat 3 civarı okuldan gelen çocuklarını sarar sarmalar, onlarla masada oturmuş, yardımcının pişirdiği yumuşacık kekleri yerken (spor yaptığı için kilo takıntısı da yok, keki de vicdanı rahat yiyor yani) yere düşen kırıntılar, halının üstündeki oyuncaklar, yere atılmış okul çantaları ve formalar için kimseye bağırma gereği duymaz çünkü onları toplayan başka biri vardır. 

Fakat yardımcı ve şoför olmadan tek başına annelik zor. Süreç sabah kahvaltı, beslenme çantaları, çiş, üst baş, okula transferle başlıyor. Çocuklar okuldayken; market alışverişi, yemek pişirme, evi toplama hatta temizleme, şanslıysan 2 lokma birşey yeme, parkta koşanları ve yoga vb yapanları kıskanma, bu nedenle ayaküstü bisküvi, çikolata yuvarlama, çamaşır koyma çamaşır asma, bulaşık makinesi doldur boşaltla devam ediyor. Sonra hızla okula gidip çocukları tekrar eve getir, üst baş değiştir, birşeyler atıştırma, parkta oynama, banyo, yemek, diş fırçala, çiş yap, kitap oku, onları uyuturken yarım saat uyu. Sonra tekrar diril, evi toparla, bulaşık, kırıntı topla, bu ev niye bir gün toplu durmuyor her yer darmadağınık diye dertlenme ve kanepede bayılma ile devam ediyor. Bu denklemde fiziksel ve ruhsal sağlığı korumak zor çünkü kendi varlığını, bireyselliğini unutuyorsun, dağılıyorsun. Garmin'in de benim yükümü hafiflettiği söylenemez ama en azından çocukların banyosunu başka birinin yaptırması bile rahatlık sağlıyor. Aslında işin özü ev işlerini yapacak bir yardımcı olsa hiç problem yok çünkü ev işleri bitmiyor, azalacağına her dakika hatta her saniye artıyor. Sen tozu alıyorsun, daha arkana dönmeden tozlar sinsice tekrar yapışıyor. Temizlik yapmamayı, salmayı da denedim ama o da bana iyi gelmiyor. Mesela şu an gözlerim kapanıyor, saat daha on değil ve ben uyumak üzereyim. Bazıları yardımcısız çok güzel hatta şahane bir şekilde hallediyorlar benim üşendiğim işleri. Evleri acayip düzenli, çocukları sakin mutlu. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum, onlarla arkadaş olup sırlarını öğrenmek istiyorum ama henüz böyle bir imkanım olmadı. Daha fazla yazamayacağım cidden uyumak üzereyim.


1 Ocak 2017 Pazar

Yazayım Dedim

Yeni bir yıl başladı. İnşallah sağlıklı, mutlu, huzurlu, sevgi ve barış dolu bir yıl olur tüm insanlık için. İlk sabahı pek umut vermedi ama yaşamaya devam etmekten ve ümit etmekten başka bir çaremiz yok. İnsanın umudu kalmadığında, kendime hatırlattığım cümle "Herkes yaptığı şeyi iyi yapmak için çaba sarf etse..." Belki hepimiz yaptığımız her ne ise onu iyi yapmak için daha fazla uğraşsak dünya daha iyi bir yer olabilir. Gerçi dünyadan çok bizim ülkemizin iyi bir yer olmaya ihtiyacı var gibi. Burada dünyanın dört bir yanından bir sürü insanla aynı havayı soluyorum ve gördüğüm kadarıyla onlar gayet mutlular. Umutlu, mutlu olmak istiyorum ben de herkes gibi, çocuklarımın, hepimizin güzel bir dünyada, insan gibi yaşamasını istiyorum.



Utanmadan sıkılmadan gündelik hayatımı yazmak, gündelik hayata dair fotoğraf paylaşmak istiyorum. Mesela bugün çok renkli bir müzik grubu vardı alışveriş merkezinde, çocuklar izlerken kıkırdadı, çok hoşlarına gitti. Ben de kaydetmek, paylaşmak istedim ama sonra içim cız etti; 'ben de dahil insanlar acı içindeyken, kayıplar için yas tutarken ne müziği, ne eğlencesi' dedim kendime, yüzümde zoraki bir gülümsemeyle devam ettim güne.

2017'de yazmak istiyorum, gündelik hayatımı anlatmak istiyorum, sağlık, mutluluk diliyorum. Dünya güzel bir yer olsun diye dua ediyorum.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Çoluk Çocuk

An itibariyle, çocukların yemeyeceğinden %90 oranında emin olduğum bir puding yapıyorum. Neden mi yemeyecekler? Çünkü içinde şeker yok! Şeker zararlı ve ben kendim de bir çeşit şeker bağımlısı olduğum için onları bari uzak tutayım diyorum ama yok olmuyor. Belki hiç şekerli birşey yemeselerdi bu zamana kadar severlerdi benim yaptığım tatlımsı şeyleri ama... Sağolsun anneanne, babaanne, özellikle dede ve etraftaki diğer çoçukların ve annelerinin katkılarıyla ve 'bir kereden birşey olmaz' mantığıyla seviyorlar şekerli şeyleri.



Teknoloji de şeker gibi, ben uzak tutayım dedikçe onlar ipad, bilgisayar, telefon peşinde koşuyorlar. Özellikle Tombi. Evde arada televizyon izliyor fakat bir arkadaşına gidiyoruz, çocuk bir bakıyor o evde televizyon tüm gün açık (tüm gün televizyon izleyen çocuk da bayağı zeki bu arada, yani bana televizyondan kötü etkilenmiş gibi gözükmüyor) sonra bana dönüyor "Kötü anne, sen bana televizyon izletmiyorsun" diyor. Halbuki izletiyorum ama bütün gün açık bıraksam biliyorum tüm gün başında oturacak. Karakter herhalde.

Çoluk çocuk işleri bu devirde zor; gıda kötü, oyunlar kötü, oyuncaklar bir acayip, her çocuğun elinde telefon, ipad. Beraber oyun oynamanın yerini, eline ipad alıp beraber oturmak almış. Kamu spotuya da bilmiş anne bloggerlar gibi yazdım ama valla şeker de teknoloji de çok zararlı bana kalırsa ve çocukları korumak da çok çok zor, dertleşeyim biraz dedim.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Temizlik Günü

Dün gece yarısı itibariyle Dubai'ye döndük. Geçen seneki dönüşümüzde sevgili yardımcımız Lula biz gelmeden önce evi gıcır gıcır yapmştı. Ertesi gün de valizlerimizi boşaltmış, biz de çocukların okula başlama sendromlarıyla rahat rahat ilgilenmiştik. Fakat Mart ayında Lula ile yollarımızı ayırdık. Çocuklar okula gittiği için pek bir manası kalmamıştı, bir de yok maaş yok sponsorluk derken, maddi olarak fazla geliyordu. Yani kısaca bu seferki dönüşümüzde bizi ziyadesiyle pis bir ev bekliyordu.

Ev öyle kirlenmişti ki kapıdan yatak odasına yürüyene kadar ayaklarım simsiyah oldu. Tombi yolda uyuduğu için onu yatağına üstüyle başıyla koydum. Lokum da bir Lokum klasiği olarak üstündekileri (dün sabah giydiklerini bugün akşam 8'de çıkarttı desem? Kızım kıyafet konusunda takıntılı) çıkartmak istemedi, ben de zorlamadım çünkü çok yorgundum ve hem burnum hem başım ağrıyordu. Burnum niye ağrıyor diye merak edersiniz diye hemen bir parentez açıyorum; dün öğle saatlerinde, kucağımda Lokum, kolumda çanta, havaalanına adım atarken, otomatik kapı, beni görmedi ve burnuma kapandı. Nasıl canım acıdı anlatamam, buz filan bir işe yaramadı, bu sabaha kadar başım ve burnum ağrıdı diyebilirim.

Neyse böyle çoluk çocuk üstümüz başımızla yattık ve sabah kalktığımda evin ne kadar pis olduğunu daha iyi gördüm çocukların çorapları sayesinde! Ve cüceleri hızla evden şutlayıp, günlük olarak bulduğum bir temizlikçiyle işe giriştim. Tam 8 saat çalıştık, nasıl oldu nasıl yaptık anlamadım ama ev pırıl pırıl oldu. Valizlerden çıkanları sağa sola tıktım, oyuncakları düzenlemedim ve manasızca büyük balkonumuzu yıkamadım ama yine de 1 günde hallettim. Kendimle gurur duyuyorum gerçekten. Ve buradan büyük ev sevenlere ya da büyük evde oturanlara seslenmek istiyorum; 'Küçük eve taşının dostlar, temizliği kolay, toplaması kolay. Evin küçük olunca fazla eşya, oyuncak da almıyorsun, tasarruflu da yani'.

Evet temizlik sonrası da ailecek elektrikli süpürge ve ütü almaya gittim. 2 yıl içinde üçüncü kez elektrik süpürgesi ve ütü alıyorum. Buradaki süpürgeler bir garip, saçma sapan bir filtreleri var çekmiyorlar bir türlü. Ütüler de sürekli tıkanıyor, kırılıyor. Fakat bu sefer her iki ürüne de ciddi yatırım yaptm, umarım patlamam! Yarın yeni süpürgemle evi tekrar süpüreceğim için çok heyecanlıyım:) Allah'ım bana neler oluyor yeni süpürge aldığım için mutlu oluyorum ve bir de pratik temizlik yazısı yazmayı planlıyorum. Hakkımda hayırlısı.


2 Şubat 2016 Salı

En Zoru Başlık Bulmak

Aklımda yazacak şeyler var ama başlık yazmak stres yaratıyor ben de. Halbuki başlık yazının okunması açısından önemli ama bugün de böyle olsun napalım.

Sabah Tombi ile her gün olduğu gibi hava henüz karanlıkken güne merhaba dedik. Ve Lokum da uyandıktan sonra her sabah olduğu gibi kavga gürültü, itiş kakış, havada uçuşan tehditlerle evden çıktık. 'Anne olmadan önce çok iyi anneydim' diye bir laf var ya, işte ben onun canlı örneğiyim. 'Kesinlikle yapmam' dediğim herşeyi her gün sık sık yapıp, büyük olasılıkla zavallı yavrularımın psikolojisini bozuyorum. Fakat onlar da adamı çıldırtıyorlar bazen. Mesela Lokum kesinlikle giyinmek istemiyor; 'Bırak giyinmesin, oyuna çevir giyinmeyi, istediğini giysin' gibi çeşitli öneriler sözkonusu olabilir bu noktada ama yok arkadaş hiçbiri işlemiyor bu kıza. Çırılçıplak yatıyor yerde! Ben bağırıyorum, o bağırıyor, Garmin sıcak yatağından kalkıp noluyor diye bana sinirleniyor, güzeller güzeli yardımcımız olaylara bakıyor bakıyor ve ben kan ter içinde çocukları hazırlayıp evden çıkıyorum.



Bir de bu sabah bunların üstüne, uzun zamandır denemediğim fakat birkaç ay önce içine rahat rahat girdiğim kot pantolonumun içine giremeyince sinirlenme eşiğim düşerken, bağırma eşiğimdeki düşüş de ona eşlik etti. 'Nasıl bu kadar kilo aldım ya?' diye düşünecek bir durumum yok Allah'tan, her akşam paket paket M&M, kavanoz kavanoz Nutella yiyip, her gece yatmadan önce yarın sağlıklı beslenirim artık dersen, sonun bu. Ve maalesef kilo almak acayip kolayken, vermek bir o kadar zor. Bu zamana kadar yediklerimi yemesem belki veriririm ama ne sıkıcı birşey kilo verme konusu ve onun iradeyle ilişkisi. Ve yıllardır belli bir kiloya inmeyi hedefleyip bunu başaramamak ne sinir bozucu! Şöyle filmlerdeki gibi hareketli bir müzik eşliğinde masadan kalkıp birden koşmaya başlasam, sonraki sahnede salata yerken görüntülensem ve bir sonraki sahnede özel pilates dersinden çıkmış sadece kahvemi yudumluyor olsam mutlu mutlu-yanında sigara içmeden! Veeee en son sahnede bir Fransız havasında altımda kot, üstümde beyaz tiril tiril bir tshirt, incecik bir halde çocuklarımın elinden tutmuş parka giderken çekse beni kameraman... Olmaz mı ya? Olsa ne güzel olur, belki de olur!

1 Şubat 2016 Pazartesi

Yayınla Postu ve Olan Biten

 

Sanırım Cumartesi günü oturdum aylar sonra bir blog yazısı yazdım fakat Blogsy yayınlamama konusunda ısrar etti, beni bir takım ayarlar yapmaya zorladı, beceremedim, yazıyı sildim gitti. Sanırım yine aynı gün okumayı çok sevdiğim www.qunegond.wordpress bloğuna bir bakayım dedim ve bir sürü yeni yazı görünce bir çırpıda mutlu mutlu okudum. 'Ben de başlayayım yine yazmaya' diye düşünerek motive oldum ama sonrasında hızla 'Ne anlamı var bir bloğa yazmanın?' safhasına sürüklendim.

Bu sabah Tombi'yi doktora götürdüğümüz kliniğin resepsiyonunda, etraftaki annelere bakarak beklerken tekrar yazma isteği geldi -aslında sık sık geliyor ama- 'Burada gördüğüm anneleri ya da kısa olayları yazayım, neticede başka bir yerde bu kadar farklı kültürden insan görmem mümkün değil,' diye düşündüm. Fakat bu yeni yazı serisine yeni bir blogta başlama kararı alarak eve geldikten sonra yeni bir blog adresi alma çalışmalarına başladım. 'Anlatmak İstedim' kadar manalı bir isim bulamadım ve kürkçü dükkanına dönmeye karar verdim. Önce 'Blogsy yazılarımı yayınlayacak mı bakalım?' diye düşünerek bir deneme yayını yaptım. Yayınladı sağolsun! Ve onu silme işiyle uğraşmadan yazayım en iyisi dedim.

Nerede kalmıştık? Tombi'nin doğum günü; çok düşündüm yapsam mı yapmasam mı, nerede yapsam, herşeyi kendim m yapsam diye ve sonunda en ucuzundan bir parti organizatörü buldum, gerçi olayın sonunda fiyat beklediğimden fazla oldu ama neyse. Parti yeri olarak bizim evin karşısındaki parkı belirledim, davetiyeleri hazırlayıp okul arkadaşlarına 2 hafta önceden bıraktım, bir gün öncesine kadar kimseden ses yok! Verdiğimiz paradan öte kimse gelmezse Tombi'nin olası hayal kırıklığı beni üzdü ama şansımıza parti günü tüm arkadaşları geldi. Ve parti cidden şahane oldu, çocuklar çok eğlendi, ben sağa sola koşmaktan sosyalleşmek zorunda kalmadım, klasik olarak üstüm başım rezaletti, davetli annelerden bir kısmı doğum günü annesi gibi gözüküyordu, çoğu çocuk bakıcısıyla gelmişti, bu da işime geldi çünkü bakıcılar sosyalleşmekten ziyade çocuklar oynarken oturup dinlenmeyi tercih ediyor. Günün sonunda çok yoruldum ama Tombi ilk kalabalık doğum gününde çok mutlu oldu. İlginç olan ise bir sürü hediye gelmesine rağmen hiçbirini umursamadı. Bir kısmını açsın diye verip bir kısmını sakladım ama açtığı hediyeler de hiç ilgisini çekmedi, sadece arkadaşlarıyla oynayıp eğlendiği için çok mutlu oldu. Aslında şu hediye ve oyuncak kabusu olmasa, hayat ne güzel olacak! Mesela hediyesiz doğum günleri olsa. O kadar büyük bir masraf ki ayda iki üç doğum gününe gidince hediye almak. Zaten bu sene sadece Tombi'nin arkadaşlarının doğum gününe gidiyoruz, Lokum'un anaokul arkadaşları doğum günü yapsalar da katılmıyorum. O yaş grubunun birşey anladığı yok doğum gününden, otursunlar oturdukları yerde. İşte böyle şimdilik, yazarım inşallah yakında!!!

 

10 Ekim 2015 Cumartesi

Doğum Günü Partisi Dediğin...

Tombi inşallah, sağlıkla, mutlulukla Kasım ayında 4 yaşına girecek. Ve ben buraya döndüğümüzden beri okuldaki arkadaşlarını davet etme suretiyle bir doğum günü partisi yapsam mı diye düşünüyorum. Maddi olarak burada bir parti yapmak çok kazık, ya kimse gelmezse ve mal gibi kalırsak, gelenlere hiç sempatik parti sahibi rolü yapasım yok, okuldaki anneler bence süper geyik gibi nedenlerle bir tarafım 'Yapma ne uğraşacaksın, kutlayın evde gitsin' diyor. Sosyalleşebilir miyim gerçekten, eğlenceli bir parti organize edebilir miyim, ben de o süper mutlu parti sahibesi annelerden biri olabilir miyim gibi sevimli sorular ise 'Yap da gör bakalım' diyor ve ben bunları düşünürken neredeyse her hafta sonu bir doğum günü organizasyonuna gidiyoruz. Bana kalsa gitmem ama çocukları mahrum etmek istemiyorum, ne bileyim ben iyiden iyiye antisosyal oldum diye onların da öyle olmalarına gerek yok di mi ama?

Ve bu partilerdeki problem, eğer sınıftaki annelerden herhangi biriyle muhabbetiniz yoksa, partiyi mal gibi dikilerek geçirmek zorunda kalmanız. Eğer size eşlik edecek kadar harika bir kocanız varsa o zaman problem yok. Onunla muhabbet edebilir ve gelen geçene tatlı tatlı gülümseyebilirsiniz. Benim kocam çocukların doğum günü partilerine katılmadığı gibi bir de benim sosyal becerilerim oldukça zayıf. Mesela bugün sempatik bulduğum Hintli bir anneye, 'Selam, nasılsın filan' dedim, o da bana dedi. Sonra 'Nerelisiniz?' diye sorduk karşılıklı ve hop muhabbet bitti. İkimiz yanyana dikilmeye başladık. 'Demek ki herkes benim gibi, başka bir dilde, ortak konu olmadan muhabbet zor' diye düşündüm ve fakat 10 dakika sonra Hintli arkadaşımızı başka bir anneyle hararetli bir şekilde sohbet ederken gördüm. Partinin sonunda birbirlerine arkadaşlık kolyelerinin parçalarını bile vermiş olabilirler, o derece muhabbet ettiler. Bense çocukları izleyip, pasta kesilmesi sırasında oğlumu kameraya kaydettim ve bir Allah'ın kuluyla tek kelime konuşmadım. Hayır ne hakkında konuşayım, valla konuşacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Geçen hafta bir de Garmin'in eski bir arkadaşının doğum gününe gittik. Yani bugünkü parti tuz biber oldu. Geçen haftaki partide izleyecek ya da kameraya kaydedecek çocuk da yoktu ortalıkta. Bütün gece yüksek bir sandalyenin tepesinde oturdum ve etrafa baktım. Diğer insanlar da gayet yakın mesafedeydiler, Türklerdi ve fakat ne diyeyim bu insanlara, "Naber, nasıl gidiyor? Ne iş yapıyorsun?" filan mı? Öyle oturdum, Garmin ise Türkçe, İngilizce sosyalleşmenin dibine vurdu. Sanki beni tanımıyor, yiyor, içiyor, konuşuyor. Allahtan erken kalktık! 

Yazının ana fikri; parti sevmiyorum, tanıdığım insanlar etraftaysa tamam ama öteki türlü beni davet etmeyin nolur ya, ciddi sıkılıyorum. 

7 Ekim 2015 Çarşamba

Yazmak İstemek ama Yazamamak ya da Yazamamak

O kadar özeniyorum ki her gün böyle tatlı tatlı, güzel güzel bloğunu yazanlara. Sanırım belli bir konuda yazanlar daha disiplinli yazıyor. Mesela anne çocuk bloggerları; çocukla ne yaptıklarını ya da annelik tecrübelerini yazıyorlar düzenli olarak. Ya da moda bloggerları ne giydiler, ne taktılar, hangi ürün lansmanına gittiler ondan bahsediyorlar. Ve moda bloggerlarına ciddi bir hayranlık duyuyorum; her gün o kadar bakımlı, jilet gibi olabildikleri, aktiviteden aktiviteye üstleri başları buruşmadan, dağılmadan koşabildikleri, üst başlarını alacak parayı yoğun tempolarına rağmen kazanabildikleri ve süper fit kalabildikleri için. 

Örneğin yıllardır takip ettiğim bir moda bloggerı var; kendisi dünya çapındaki moda haftalarından, koşu yarışlarından, ürün lansmanlarından, evlilik ve çocuktan, bakımlı saçlardan, harika giysileri bulmaktan, almaktan, giymekten, sağlıklı beslenmekten, markalarla işbirliği yapmaktan ve daha pek çok şeyden geri kalmıyor. Sonra kendime bakıyorum; bir bloğu bile adam gibi yönetemiyorum! Hayret birşey! Apple olur da bir gün, zihinden bloga bir aktarım sistemi yaratırsa, bloggerların kraliçesi olurum o ayrı. Fakat oturup yazana kadar benim zihnim bembeyaz bir kağıt sayfasına dönüşüyor. Bu arada Apple demişken, dün ipad minimin ekranını evde, taşa düşürme suretiyle kırdım. Garmin'e 'Lokum düşürdü' dedim, ben düşürdüm desem 2 saat soruşturma 'Nasıl düşürdün? Napıyordun?' Sonra ekranı yaptırmak pahalı olur, yenisini alayım diye çılgınca bir fikre kapıldım ve Apple'ın web sayfasına baktım ve İpad Pro ile ve de Apple kalemiyle karşılaştım. Allah'ım nasıl da güzel ikisi de, resmen aşık oldum. Şeytan diyor hem yeni bir ipad mini al hem de İpad Pro'yu, kalemini, kalemtraşını artık ne bulursan. Ancak Şeytan bunların finansmanı konusunda yardımcı olmuyor hiç sağolsun. 

Son dönemde tüm kitapları Ipad miniden okuduğum için de şu an kilitlenmiş durumdayım, elime sayfaları olan bir kitap aldım, yok konsantre olamıyorum. Ben ki yıllardır kitap sayfaları koklayan, okuyan bir insanım ve daha birkaç ay öncesine kadar Ipadden kitap okumaya sinir olduğumu iddia ediyordum. Ama bugün bir baktım ki çok alışmışım aslında ve süper rahat ipadle okumak, her an her yerde, kütüphanen çantanda! Az önce de bari ekranı yaptırıyım diye aşağı kattaki tamirciye indim. Ne hikmetse açılmamış. Zaten burada birşey saatine göre yapılsa şaşıp kalacağım.

Evet yine son derece planlı, giriş gelişme sonuç bölümlerinden oluşan yazımın sonuna geldim. Sevgili Tombi'yi okuldan almak üzere hareketlenmem lazım. Lokum hasta maalesef, onun da gidip bir ateşini ölçmeliyim, uyuyor kendisi şu an. Acaba annelikle ilgili mi yazsam? 

22 Eylül 2015 Salı

2 Saatlik Yalnızlık

Çok sevgili yardımcımız sabah üst dudağı botokslu bir halde gelince ve bunun sebebinin dişi olduğunu öğrenince kendisini hemen diş doktoruna yolladık. Ve çocuklar okula, Garmin de işe gidince uzun bir aradan sonra ilk kez evde yalnız başıma kaldım! Allah'ım nasıl güzel bir duyguymuş. Bir taraftan uyduruk bir şekilde yemek yapıyorum ama yine de özgürüm. Etrafta sürekli dolanan biri yok, burada her işi son derece yavaş yapan bakıcımıza gönderme yapıyorum.

Uyduruk yemekler de fena olmadı. Güzel bir sabahtı netice olarak. Bakıcıya sabah saatleri için başka bir iş mi bulsam acaba?

 

21 Şubat 2015 Cumartesi

Peppa Pig ve Hayat

Peppa Pig ailesiyle günlerini neşe içinde geçirirken, ben 2 yavruma onun maceralarını izleterek beyinlerini uyuşturuyorum. Bizim baba domuz şekerleme yapıyor ve benim de 2 çocukla oynamaya halim yok. Bulduğumuz yardımcı arkadaş da daha ilk haftasının sonunda kendini iyi hissetmediği için bugün 4 civarı gelmeye karar verdi. Tam saat de söyleyemiyor küçük hanım, herhalde umutlanmayayayım diye. Allah vallahi kimseyi yardımcıya etmesin. Mommy Pig nasıl da güzel bakıyor 2 çocuğa, vallahi helal olsun. Ben ise bir sinir hastası oldum çıktım. Sürekli cır cır bağırıyorum, utanmasam küsücem küçücük çocuklara. Hani uzmanlar diyor ya; 'çocuğunuza vakit ayırın ama kendinize de vakit ayırın. Çocuğunuzla kaliteli vakit geçirin' diye, doğru diyorlar ama uygulama imkansız. Ben tuvalete bile tek başıma gidemiyorum. Banyo yapmam olay. Eeee nasıl kendime vakit ayırayım. Zaten bizim baba domuz bozuluyor ben kendime zaman ayırmaya kalkınca. Neticede çalışmıyorum ya, bir de kendime mi zaman ayıracam? Yani ben de ne hayalperest bir insanım!