2 Eylül 2025 Salı

Hediye

Hediye

Ben doğum günlerini ve tabi özellikle doğum günümü çok önemsememe rağmen neden her sene saçma sapan bir şekilde geçiyor? En yakınlarım bile nasıl oluyor da abuk sabuk hediyeler almayı başarıyor? Benim neyi sevebileceğimi tahmin etmek bu kadar zor mu? Otuz yıllık, en yakın arkadaşımın geçtiğimiz Cumartesi bir pasta ve mum üfleme eşliğind bana sunduğu süper saçma hediyesinin ardından, yaklaşık bir yıldır bir şeyler sorduğum Chat GPT'ye "Bana bir doğum günü hediyesi alacak olsan, ne alırdın?" diye sordum. Valla verdiği cevaplar paralelinde beni otuz yıllık arkadaşımdan,  yirmi yıllık kocamdan ve kırk sekiz yıllık ailemden daha iyi tanımış. İlginç! Ve tabi üzücü.


Hayali Fotoğraf

"Doğum günlerini kim sevmez ki?" diye düşünürdüm çocukluğumda. Doğum günüm okullar tatile girip herkes tatile gittikten sonra olmasına, hemen her seferinde son anda alınan bir pastayla kutlanmasına ve genelde hediyelerin annem, babam ve ablam tarafından öpücük ya da yeni bir kitap olarak sunulmasına rağmen severdim doğduğum günü. 




Büyüdükçe doğum günüme daha fazla önem vermeye ve daha fazla hayal kırıklığına uğramaya başladım. Ne bekliyordum acaba? Mesela ilkokul, ortaokul zamanında; kocaman bir pasta, arkadaşlar, hediye olarak hep istediğim lahana bebek, birkaç peluş oyuncak ve çeşit çeşit roman ile renkli kalemler. Lise yıllarında arkadaşlarla bir hamburgecide kutlama, hediye olarak Levi's kot ya da Benetton kazak, takı ve yine romanlar, büyüklerin okuduğu romanlar artık. Üniversite ve sonrasında bir doğum günü aileyle evde, bir doğum günü arkadaşlarla ve sevgiliyle dışarıda. Sevgili mutlaka şahane bir takı alıyor ama o da ne? Sevgili ve geleceğin kocası doğum günlerini iplemiyor. Evlilik öncesi, gönlüm olsun diye kötü hediyelerle (mesela o dönem gömlek giymeyi sevmeyen bana gidip bir mürebbiye gömleği alıyor) ve büyük bir coşkuyla kutluyor doğum günümü. Sonraki yıllarda "Para versem sen ne istiyorsan alsan" ya da "Son aldıkların sana doğum günü hediyem" olsun gibi boşanma sebebi olabilecek cümleler kuruyor. Ben bazı yıllar berbat doğum günlerinden bir şekilde keyif alıp, her şeyin olumlu tarafını görürken, bazı yıllar hediyeleri sahiplerinin kafasına fırlatıp hepsini kovasım, sonra da bütün pasatıyı tek başıma yiyesim geliyor. Yapmıyorum tabi.

Artık yıllar sonra, annem mesela "Doğum gününde ne yapalım?" dediğinde, "Boşver ya, bir pasta yeriz yeter" deyip, elime tutuşturduğu paraya ya da hediye paketi bile yapılmamış bijuteri küpesine teşekkür ediyorum içtenlikle. Ablam üstüme üç beden büyük bir tshirtü hediye olarak verdiğinde "Aaaa taytların üstüne harika olur" diyebiliyorum, Garmin "Son sipariş verdiğin on tane kitap da benim hediyem olsun" dediğinde "Süper" diyorum. Ve en yakın arkadaşımın hediyesinin saçmalığından nutkum tutulsa da "Hiç böyle bir elbisem yoktu, harika" deyip sarılıyorum arkadaşıma. Sonra hepsine gülümseyerek bakıp "Çok teşekkür ederim, tam hayal ettiğim gibi bir gün oldu" diyorum ve ekliyorum "Doğum günlerini kim sevmez ki?"


İki Kutu / İki Şehir

İkisi de doğduğu şehre dönmeye karar verip, Londra'da Heathrow Havaalanı'nda son kez sımsıkı sarılıp ayrıldıklarında, 26 yaşındalardı. 2000 yılına 2 yıl, Sara'nın hamile olduğunu fark etmesine 2 ay vardı. Sara Beyrut uçağına, Jo Bergen uçağına bindi 2 Temmuz 1998'de hem bedenen, hem kalben uzaklaştılar birbirlerinden. Üç yıl süren, güzel bir ilişki yaşamışlardı ama farklı hayalleri, farklı beklentileri vardı hayattan. 


Sara Mart ayında oğlunu kucağına aldığında ismini Jo koyup koymamakta kararsız kaldı. Sonra aile evine gönderdiği mektupları cevapsız bırakan ve ne yapıp etse bir türlü ulaşamadığı bir adamın, çocuğunun babası olsa da adını koymamaya karar verdi. Adam olacaktı oğlunun adını. Babasının o doğmadan öldüğünü söyleyecekti. Belki de cidden ölmüştü Jo. Ayrılırken birbirlerine mektup yazmaya, habersiz bırakmamaya söz vermişlerdi. Şimdi o yaşlarda olsalar, mutlaka bir instagram hesabı olurdu Jo'nun ve oradan ulaşırdı cep telefonundan ulaşamazsa. Nerede yaşadığına, çalıştığına dair tüm bilgilere bir tıkla ulaşırdı. Ama o zaman böyle bir şansı olmamıştı. Bergen'e, verdiği adrese gitmeyi düşünmüştü ama hem çocuk hem iş güç, fırsatı olmamıştı. Sonra bir gün Google'a yazmıştı "Jo Lambert", bir sürü insan çıkmıştı dünyanın dört bir yanından, "Jo Lambert Bergen" yazdı, yine aynı. Fotoğraflı sonuçlara baktı, hiçbiri değildi. Ya da belki 30 kilo almış ve kel bir adamdı, tanımayabilirdi. Ara sıra Google aramalarına dönse de, Jo'yu bulamadı. Oğlu büyüdü, üvey babasını babası bildi. 


Deniz kokusu ona Sara'yı hatırlattığında Jo karısıyla tatildeydi. Tekne etrafa kesif bir mazot kokusu yayarak Ege koylarında dolaşırken, Sara aklından çıkmadı. Şimdi, yıllar sonra onu düşünmek hem saçma hem anlamsızdı. Ne kadar çok mektup yazmıştı ona Sara. O dönem mektupları ne kadar da canını sıkmıştı! O dönem kendi kendine "Nereden biliyorum benim çocuğun babası olduğunu? Belki o arada biriyle yattı!" diye düşünüp, sessizliğini haklı çıkartmaya çalışmıştı. Şimdi ise bir çocuğu olma ihtimali içini ısıtıyordu. En son mektubunda bir oğlu olduğunu yazmıştı. 34 yaşında olmalıydı. Sara'yı Google hayatlarına girdikten sonra ara sıra internette aramış ama izini bile bulamamıştı. Belki evlenmiş ve soyadını değiştirmişti. Sessizliğinin kötülüğünün, karanlığının o zaman da farkındaydı ama o yaşamak, özgür olmak istemişti. Baba olmak, bir çocuk büyütmek hayallerinin, hedeflerinin arasında değildi. Şu ana kadar çocuk sahibi olmayı düşünmemişti bile. 60 yaşında, vücudu ve yazarlık kariyeri sekteye uğrayabilir korkusuyla hiçbir zaman çocuk istememiş karısına baktı. Saçları her zaman karman çorman, her yemeği büyük bir iştahla ve keyifl yiyen, öğrenmeye tutkulu, başladığı her işi bir noktada yarım bırakan Sara'dan ne kadar da farklıydı. 'Boşver, düşünme bunları' dedi kendine yıllar önce söylediği gibi.


Gün Sonu

İki blok var, onlarda yazan kelimeleri kullanarak hikaye yazıyorsun. Bugünün görevlerinden biri buydu. İki Kutu / İki Şehir bu sistemle yazmaya çalıştığım hikaye. Çok sıkıldım, yazamadım ve çok yedim bugün. Sıkıntıdan yedim. Yediğim için sıkıldım. Her şey sıkıyor. Mesela çocukları almaya giderken giydiğim şort sıkıyor, ev sıkıyor. Cam açamadığım bu aşırı sıcak hava, çocukların hiçbir yemeği beğenmemesi sıkıyor. Evin dağınıklığı, şu an çocuklar yemek yerken, yazmaya çalıştığım masanın dağınıklığı sıkıyor. Tabi yazmak isteyen her şartta yazar. Offf bilmiyorum, bugün gergin ve sıkıntılı bir gün. Kime neyse....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder