Anne Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne Olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2025 Pazar

14 Eylül mü???

Günler nasıl oluyor da bu kadar hızlı geçiyor, hiç anlamıyorum. En son yazdığım yazıya bakarken fark ettim bugünün 14 Eylül olduğunu ve doğru düzgün uyumadan, dinlenmeden bir hafta sonunun daha geçip gittiğini. 


Yazma çabalarım tabiki durdu. Şimdi baktım yazdığım dosyaya, en son 10 Eylül akşamı yazmışım. Disipline olmak için takip ettiğim ve aylık belli bir ücret ödediğim programın egzersizlerini yapayım diyorum ama tüm egzersizler anlamsız geliyor. Kendim yazayım ya, dur bir yazayım diyorum, yok yazamıyorum. Sabah çocukları okula bırakıp eve geliyorum ve zaman o kadar hızlı akıyor ki... Bazen saatler geçiriyorum mutfakta, sonra bir bakıyorum kıymalı makarna yapmışım, bir de çikolata parçalı kurabiye. 'Eeee nereye gitti üç saat?' diye haykırmak istiyorum. 'Bu üç saati gömerken, sesli kitap dinledin, boşa gitmedi zamanın' diye kendimi teselli etmeye çalışıyorum. Fakat içimden bir ses "Yakında bir taraftan okuyup, bir taraftan dinlerken inşallah delirmezsin" diyerek, gülmekten boğuluyor. Gerçekten, oku dinle izle yemek yap götür getir döngüsü nereye kadar? Neden benim vaktim yok, neden oturup yazamıyorum? 'Vaktim yok ondan yazamıyorum' iddiama uzun bir süre kendim bile inandım ama bir süredir insanların yaptıklarını düşününce, ben de bir sorun olduğuna, belki de kısa ve net 'Tembel' olduğuma, böyle mal gibi geçip gideceğime bu hayattan ikna oluyorum. 




Instagram'da takip ettiğim bir hesap var, otuz yedi yaşında, biri dokuz biri yedi yaşında iki çocuğu olan, bekar bir anne. Eski eşi belki maddi manevi destek oluyordur, bilmiyorum ama pek bir izi yok. Her neyse Ş.A diyeceğim bu anne, tek başına iki çocuğuna bakım veriyor, iki öykü kitabı yazmış, her ay, belki de üç ayda bir -emin olamadım- katılımcıların iyi bir ücret ödediği bir kitap kulübü yapıyor, iki farklı giyim markası var, tenis oynuyor, spora gidiyor, instagramda ürün önerip link veriyor, manikür pedikür yaptırıp saçlarını boyatıyor, acayip güzel ve havalı giyiniyor, hep bakımlı, çocuklu ve çocuksuz olmak üzere tatile gidiyor, arkadaşlarıyla buluşabiliyor... Ben yalnız anne olmasam da maddi kısım dışında çocuklara tek başıma bakım veriyorum, her gün yemek yapıp (ıvır zıvır yemekler yanlış anlaşılmasın), duş alıyorum, bazı geceler çocuklar yattıktan sonra tırnaklarıma oje sürüyorum, bakımlı ve havalı değilim, temizim diyebiliriz, kendimi bildim bileli tenis oynamak istiyorum ama bir türlü finanse edemiyorum ders almayı, arkadaşlarımla hafatiçi çocukları okula bıraktıktan sonra bir iki saatliğine buluşuyorum, evi temiz tutmaya çalışıyorum, makine doldurup makine boşaltıyorum fiziksel egzersiz olarak, bilgisayarım yarım kalmış yazılarla dolu, instagramı boş boş insanların hayatına bakıp bunalıma girmek için kullanıyorum, bir de kitap okuyup kitap dinliyorum. Ş.A üretirken ve kelimenin tam anlamıyla yaşarken, ben günleri geçiriyorum. Evet instagram bize insanların hayatının en iyi yanlarını sunuyor ama ben mesela gün içinde istesem de sunacak bir şey bulamıyorum. Yani Ş.A sahte filan değil, kadın yapıyor bu işleri, valla helal olsun, bana da nasip olsun inşallah bir gün, bu kadar çalışkan ve üretken olmak. 

5 Eylül 2025 Cuma

Yazma Çabaları / Ortaya Karışık

Yazma alıştırmalarında atlaya zıplaya ilerlemeye çalışıyorum. Güzel ya da sürükleyici yazamıyorum. Doğal bir yeteneğim de yok farkındayım ama bir şekilde yazasım var. Aslında itiraf etmek gerekirse pek emin değilim ama şu an bu çaba bana iyi geliyor. Bugün olay örgüsü, kurgu gibi konularla ilgili bir şeyler öğrendim ve bir hikayenin girişini yazdım, birazdan da devam edeceğim. 





Bulaşık makinesini üçüncü kere çalıştıracağım bugün, saat 21:52. Fırında ekmek var. Unutmamalıyım. Kurutma makinesi bugün ikinci kere çalışıyor, bitmesine bir saat otuz dört dakika var. Çamaşır makinesi koyu renklilerle dolu, artık onu sabah çalıştırırım. Yarın için herhangi bir yemek yok evde. Sabah 11:00'de diş doktoru randevusu var çocukların, saat 13:00'de ikisi de arkadaşlarıyla olacak. Diş doktoruna götürme ve Tombi'yi götür getir ve Lokum'u sonra eve getirme işleri bende. Garmin Lokum'u götürür ve sonra eve gelip takılır, çalışıyor ya o, para kazanıyor. Acaba Orhan Pamuk da fırındaki ekmeği ya da akşam yemeğinde ne yiyeceklerini, ne pişirmesi gerekeceğini düşünüyor muydu? Tabiki hayır. Ve zaten artık herkes biliyor aile hayatında işbölümünün nadir rastlanan bir durum olduğunu ve kadınların mental yükünün aşırı ağır olduğunu. Biliyorlar da ne oluyor. Garmin "Ahhh hayatım, sen de aslında tam zamanlı çalışıyorsan ve hiç dinlenemiyorsun, hiçbir finansal güvencen de yok, bundan sonra ev hayatında ben de yanındayım" deyip "Yardım değil, işbölümü" diye pankart mı açıyor. Yok hayır, o ve pek çok erkek, işlerine geldiği gibi yaşamaya devam ediyor. Son derece modern, eşitlikçi görünüp, hiçbir şeye ellerini sürmüyorlar. Çocuğa bakarken kanepede uyuyakalıp, anne kırk yılın başı arkadaşlarıyla gece dışarı çıktığında, çocuklara dışarıdan yemek söyleyip, favori ebeveyn oluyorlar taze fasulye yedirmeye çalışan anne karşısında. 


Rezalet bir düzen neticede. Orhanlar pamuk elleriyle romanlarını yazarken, Elifler şafak vakti kalkıp, çocuklar uyanmadan ya da onlar yattıktan sonra şafak vaktine kadar gözlerinin altı mosmor, yorgun argın yazıyorlar romanlarını. Bu düzen dünyanın gidişatına bakıldığında daha uzun zaman da böyle devam edecek gibi görünüyor.  O yüzden en mantıklı çözümün kadınların evlenmeden, kendi hayatlarını diledikleri gibi yaşamaları olduğuna inanıyorum. Tabi sevmek sevilmek, ilişkide kalmak her insan için ihtiyaç, o zaman da belki evlenmeden ve işbölümü konusunda net ve ısrarcı olarak ilerlemek gerek. 

2 Eylül 2025 Salı

Hediye

Hediye

Ben doğum günlerini ve tabi özellikle doğum günümü çok önemsememe rağmen neden her sene saçma sapan bir şekilde geçiyor? En yakınlarım bile nasıl oluyor da abuk sabuk hediyeler almayı başarıyor? Benim neyi sevebileceğimi tahmin etmek bu kadar zor mu? Otuz yıllık, en yakın arkadaşımın geçtiğimiz Cumartesi bir pasta ve mum üfleme eşliğind bana sunduğu süper saçma hediyesinin ardından, yaklaşık bir yıldır bir şeyler sorduğum Chat GPT'ye "Bana bir doğum günü hediyesi alacak olsan, ne alırdın?" diye sordum. Valla verdiği cevaplar paralelinde beni otuz yıllık arkadaşımdan,  yirmi yıllık kocamdan ve kırk sekiz yıllık ailemden daha iyi tanımış. İlginç! Ve tabi üzücü.


Hayali Fotoğraf

"Doğum günlerini kim sevmez ki?" diye düşünürdüm çocukluğumda. Doğum günüm okullar tatile girip herkes tatile gittikten sonra olmasına, hemen her seferinde son anda alınan bir pastayla kutlanmasına ve genelde hediyelerin annem, babam ve ablam tarafından öpücük ya da yeni bir kitap olarak sunulmasına rağmen severdim doğduğum günü. 




Büyüdükçe doğum günüme daha fazla önem vermeye ve daha fazla hayal kırıklığına uğramaya başladım. Ne bekliyordum acaba? Mesela ilkokul, ortaokul zamanında; kocaman bir pasta, arkadaşlar, hediye olarak hep istediğim lahana bebek, birkaç peluş oyuncak ve çeşit çeşit roman ile renkli kalemler. Lise yıllarında arkadaşlarla bir hamburgecide kutlama, hediye olarak Levi's kot ya da Benetton kazak, takı ve yine romanlar, büyüklerin okuduğu romanlar artık. Üniversite ve sonrasında bir doğum günü aileyle evde, bir doğum günü arkadaşlarla ve sevgiliyle dışarıda. Sevgili mutlaka şahane bir takı alıyor ama o da ne? Sevgili ve geleceğin kocası doğum günlerini iplemiyor. Evlilik öncesi, gönlüm olsun diye kötü hediyelerle (mesela o dönem gömlek giymeyi sevmeyen bana gidip bir mürebbiye gömleği alıyor) ve büyük bir coşkuyla kutluyor doğum günümü. Sonraki yıllarda "Para versem sen ne istiyorsan alsan" ya da "Son aldıkların sana doğum günü hediyem" olsun gibi boşanma sebebi olabilecek cümleler kuruyor. Ben bazı yıllar berbat doğum günlerinden bir şekilde keyif alıp, her şeyin olumlu tarafını görürken, bazı yıllar hediyeleri sahiplerinin kafasına fırlatıp hepsini kovasım, sonra da bütün pasatıyı tek başıma yiyesim geliyor. Yapmıyorum tabi.

Artık yıllar sonra, annem mesela "Doğum gününde ne yapalım?" dediğinde, "Boşver ya, bir pasta yeriz yeter" deyip, elime tutuşturduğu paraya ya da hediye paketi bile yapılmamış bijuteri küpesine teşekkür ediyorum içtenlikle. Ablam üstüme üç beden büyük bir tshirtü hediye olarak verdiğinde "Aaaa taytların üstüne harika olur" diyebiliyorum, Garmin "Son sipariş verdiğin on tane kitap da benim hediyem olsun" dediğinde "Süper" diyorum. Ve en yakın arkadaşımın hediyesinin saçmalığından nutkum tutulsa da "Hiç böyle bir elbisem yoktu, harika" deyip sarılıyorum arkadaşıma. Sonra hepsine gülümseyerek bakıp "Çok teşekkür ederim, tam hayal ettiğim gibi bir gün oldu" diyorum ve ekliyorum "Doğum günlerini kim sevmez ki?"


İki Kutu / İki Şehir

İkisi de doğduğu şehre dönmeye karar verip, Londra'da Heathrow Havaalanı'nda son kez sımsıkı sarılıp ayrıldıklarında, 26 yaşındalardı. 2000 yılına 2 yıl, Sara'nın hamile olduğunu fark etmesine 2 ay vardı. Sara Beyrut uçağına, Jo Bergen uçağına bindi 2 Temmuz 1998'de hem bedenen, hem kalben uzaklaştılar birbirlerinden. Üç yıl süren, güzel bir ilişki yaşamışlardı ama farklı hayalleri, farklı beklentileri vardı hayattan. 


Sara Mart ayında oğlunu kucağına aldığında ismini Jo koyup koymamakta kararsız kaldı. Sonra aile evine gönderdiği mektupları cevapsız bırakan ve ne yapıp etse bir türlü ulaşamadığı bir adamın, çocuğunun babası olsa da adını koymamaya karar verdi. Adam olacaktı oğlunun adını. Babasının o doğmadan öldüğünü söyleyecekti. Belki de cidden ölmüştü Jo. Ayrılırken birbirlerine mektup yazmaya, habersiz bırakmamaya söz vermişlerdi. Şimdi o yaşlarda olsalar, mutlaka bir instagram hesabı olurdu Jo'nun ve oradan ulaşırdı cep telefonundan ulaşamazsa. Nerede yaşadığına, çalıştığına dair tüm bilgilere bir tıkla ulaşırdı. Ama o zaman böyle bir şansı olmamıştı. Bergen'e, verdiği adrese gitmeyi düşünmüştü ama hem çocuk hem iş güç, fırsatı olmamıştı. Sonra bir gün Google'a yazmıştı "Jo Lambert", bir sürü insan çıkmıştı dünyanın dört bir yanından, "Jo Lambert Bergen" yazdı, yine aynı. Fotoğraflı sonuçlara baktı, hiçbiri değildi. Ya da belki 30 kilo almış ve kel bir adamdı, tanımayabilirdi. Ara sıra Google aramalarına dönse de, Jo'yu bulamadı. Oğlu büyüdü, üvey babasını babası bildi. 


Deniz kokusu ona Sara'yı hatırlattığında Jo karısıyla tatildeydi. Tekne etrafa kesif bir mazot kokusu yayarak Ege koylarında dolaşırken, Sara aklından çıkmadı. Şimdi, yıllar sonra onu düşünmek hem saçma hem anlamsızdı. Ne kadar çok mektup yazmıştı ona Sara. O dönem mektupları ne kadar da canını sıkmıştı! O dönem kendi kendine "Nereden biliyorum benim çocuğun babası olduğunu? Belki o arada biriyle yattı!" diye düşünüp, sessizliğini haklı çıkartmaya çalışmıştı. Şimdi ise bir çocuğu olma ihtimali içini ısıtıyordu. En son mektubunda bir oğlu olduğunu yazmıştı. 34 yaşında olmalıydı. Sara'yı Google hayatlarına girdikten sonra ara sıra internette aramış ama izini bile bulamamıştı. Belki evlenmiş ve soyadını değiştirmişti. Sessizliğinin kötülüğünün, karanlığının o zaman da farkındaydı ama o yaşamak, özgür olmak istemişti. Baba olmak, bir çocuk büyütmek hayallerinin, hedeflerinin arasında değildi. Şu ana kadar çocuk sahibi olmayı düşünmemişti bile. 60 yaşında, vücudu ve yazarlık kariyeri sekteye uğrayabilir korkusuyla hiçbir zaman çocuk istememiş karısına baktı. Saçları her zaman karman çorman, her yemeği büyük bir iştahla ve keyifl yiyen, öğrenmeye tutkulu, başladığı her işi bir noktada yarım bırakan Sara'dan ne kadar da farklıydı. 'Boşver, düşünme bunları' dedi kendine yıllar önce söylediği gibi.


Gün Sonu

İki blok var, onlarda yazan kelimeleri kullanarak hikaye yazıyorsun. Bugünün görevlerinden biri buydu. İki Kutu / İki Şehir bu sistemle yazmaya çalıştığım hikaye. Çok sıkıldım, yazamadım ve çok yedim bugün. Sıkıntıdan yedim. Yediğim için sıkıldım. Her şey sıkıyor. Mesela çocukları almaya giderken giydiğim şort sıkıyor, ev sıkıyor. Cam açamadığım bu aşırı sıcak hava, çocukların hiçbir yemeği beğenmemesi sıkıyor. Evin dağınıklığı, şu an çocuklar yemek yerken, yazmaya çalıştığım masanın dağınıklığı sıkıyor. Tabi yazmak isteyen her şartta yazar. Offf bilmiyorum, bugün gergin ve sıkıntılı bir gün. Kime neyse....

28 Ağustos 2025 Perşembe

Yaz 2025



Bu sayfayı açıp, yazmaya başlamak için çok düşündüm. Bilgisayarı açmak bile büyük iş. Neden? Bir bilsem! Aslında ben yazmak istiyorum, küçüklüğümden beri yazar olmak istiyorum. Çalıştığım zaman bilgisayarımda boş vakitlerimde sadece kendimin okuduğu öyküler yazardım, yazarlık atölyelerine de gittim. Hatta 28 yaşında işi gücü bırakıp, tekrar üniversite sınavına girip edebiyat bölümünde okudum tam dört yıl! Sanki edebiyat okumadan yazar olunmuyor! Yüzlerce roman okudum, okuyorum, en azından bir roman yazmak istiyorum ama bilgisayarı açıp bir blog yazısı yazamıyorum. "Otur sıfır!" diye bağırmak istiyorum kendime. Bir de "Yazmak istiyorsan yaz ya, sıktın artık. Senden başka herkes yazar oldu, hatta yazar olmak istemeyenler bile! Mal mısın kızım sen?" diye üstüme yürümek ve kendimi silkelemek istiyorum. Sonra gözlerimi büyüterek, böyle bir Saint Bernard köpeği gibi hüzünlü bir şekilde bakarak "Ya bir türlü vakit ayıramıyorum, kafamı toplayamıyorum ne yemek pişireceğimi, kocama ne kadar da sinir olduğumu düşünmekten. Bir de biraz garip olucak ama çok okumaktan kafam çorbaya döndü, ne yazacağımı da bilmiyorum, aklımda bir tane bile fikir yok ve nasıl yazayım ben ya nasıl?" diyerek ağlamaya başlıyorum. "Aptal" diyorum kendime ve bulaşık makinesini boşalttıktan sonra en azından kendim için, hatırlamak için yazın nasıl geçtiğini yazmaya karar veriyorum, gözyaşlarımı siliyorum.



Yaz okul ve yemek yapma telaşı olmadığı için sakin geçti aslında. Yemekleri annem yaptı. Ancak bu sene annemin de en az benim kadar kötü yemek yaptığını fark ettim. Çünkü o da sevmiyor yemek yapmayı, bir zulüm olarak görüyor. Kısaca tatsız tuzsuz yemekler yedik tğm yaz. Ev her zaman olduğu gibi üç kadın, iki çocuk tüm yazı beraber geçirdiği için hep dağınıktı. Yine insanların düzenli evlerine imrenerek ve kendi evime dönüşte neler neler yapacağımı hayal ederek geçti. Tatilin en keyifli zamanı; sabah herkesten erken kalkıp, kahve yapıp iki saat kitap okuduğum anlardı. Filtre kahve makinesi acayip gürültülü çalışsa da ve kahveyi filtreden geçirmesi çok uzun zaman alsa da ve kahvenin tadı kötü olsa da, elimde kahvem ve kitabım, tek başıma çılgınca roman okumak benim için cennette nefes almak gibiydi. Hava, site ve arkadaş çevrelerinde pek çok kere tartışılsa da, bence diğer yazlara göre gereğinden fazla sıcaktı. Gelecek yaz olabilecek tartışmalar için buraya özellikle yazıyorum; 2025 yazı çok sıcaktı. Sıcak günlerde, kliması olan komşular kendilerini evlerine kapayıp tüm gün Netflix izlerken, bizler kahramanca verandada oturup, öğleden sonra havuza girdik ve ısrarla "Biz klima sevmiyoruz, çarpıyor." filan dedik. Bizim dışımızda herkes başka ülkelere, başka şehirlere tatile gitti, onlara da "Biz yazın burayı çok seviyoruz, çok güzel" dedik ve her hafta değişik birileri olsa da, geride bizimle kalan gürültücü komşulara kendi kendimize sövüp saydık, kendimiz dışında herkesten nefret ettik. Hatta bazen birbirimize itiraf etmesek de üç kadın, kendimizden de nefret ettik. Abuk sabuk şeyler yüzünden kavga ettik, çocuklar da nasibini aldı bağrış çağrışlardan. Her tarafımızdan ter akarak ayıkladığımız ve 78 yaşındaki annemizin tatsız tuzsuz da olsa pişirdiği taze fasulyeye burun kıvıran çocuklarıma "Siz pişirin bundan sonra o zaman yemekleri" diyerek kükredim, tısladım, benden nefret etmeleri ve büyüdüklerinde "Annem yazları nasıl da burnumuzdan getirirdi. Şimdi tüm sebzeleri severek yiyoruz" demeleri için onlara sebep verdim. Tam onlara bağırırken, gözüm tüm gün havuz kenarında yatan, kitap okuyan ve benimkilerle aynı yaşta çocuklara sahip olan, sarışın, güzel, her erkeğin hayalini kurduğu N.'ye takıldı. 'Bu kadın ne ara yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, bulaşık makinesi boşaltıyor.' diye Sokrates'i kıskandıracak düşüncelere daldım. Hemen her gün yüzdüm, Lokum da bol bol yüzdü ve ilk reglisini oldu, Tombi bol bol basket oynadı ve yüzdü. İkisine de "Kitap okuyun ya nolur" diye her gün yalvardım. Lokum en azından bir kitap bitirdi, Tombi okuyormuş gibi yaptı ama en azından elinde bir kitap vardı. Pek yaşıtları yoktu bu sene ama yine de iyi vakit geçirdik. Lokum resim yaptı, çizdi, boyadı, kesti. Tombi bazen ona katıldı ama genelde teyzesiyle sohbet edip, zıp zıp dolandı. Aaaa en hoşuma giden şeylerden birini unuttum; üçümüz hemen her gün bisiklete bindik çünkü bisiklet yolu yapmışlar! Bazı günler 4, bazı günler 8 kilometre bisikletle dolaştık. Çocukken de çok severdim bisiklete binmeyi, hatırladım beni ne kadar mutlu ettiğini. Çocuklar bir de tenis dersi aldılar bir abiden, çok uygundu ders ücreti. Ben de çok istedim ama para kazanmayan birinin nesine tenis dersi, di mi ama? Hatta dün Tombi'ye, "Bu hayattan tenis oynamayı ve İspanyolca konuşmayı öğrenmeden gidersem çok üzüleceğim" dedim. Çocuk aklı "Eee oyna anne" dedi. Doğru diyor da, tenis pahalı spor. Belki başka bir hayatta! 



Şimdi yazarken fark ediyorum, bayağı şey yapmışız aslında ve çok şükür sağlıklı geçen bir yazdı. Bazen hep aynı yerde olmaktan, hep annemle ve ablamla olmaktan, Garmin'in geliş gidişlerinden sıkılsam da iyi bir yazdı. İnsan zaten elindeki şeyleri kaybedince kıymetini biliyor. Mesela şimdi çöl ülkesindeyim, çocuklar okulda, Garmin nihayet işe gitti, hava kafamı camdan çıkartamayacağım kadar sıcak...Öyle isterdim ki şu an annem ve ablamla didişmeyi ve çocuklara "Haydi çıkın havuzdan, yemek yiyeceksiniz" demeyi ve çocuk havuzunda bağıra çağıra oynayan küçük kıza ve babasına sinir olmayı. Hayat.....

26 Şubat 2024 Pazartesi

Çalışın

 Kendime, şöyle kısa kısa yazabileceğim, takma isimli bir instagram hesabı açayım dedim. Şaşırtıcı bir şekilde, açtım da ve hemen iki tane post yazdım. Böyle rahat rahat, içimden geldiği gibi. Bugün de evsel işlerimi bitirdim, kahvaltımı yaptım ve yeni bir post yapmak üzere hesabımı açtım. Ve bir de ne göreyim? Arkadaşlarımdan biri postlarımı "like" etmiş! Kafamda deli sorular; benim ben olduğumu anladı mı yoksa şans eseri postum karşısına mı çıktı? Tabi bu beklemediğim "like"ları görünce, benim yazma isteğim koşarak uzaklaştı yanımdan. Halbuki, tüm kadınların ne olursa olsun çalışması ve asla çalışmamayı bırakmaması gerektiği üzerine yazacaktım. Neyse, buraya yazayım dedim ben de. Burası her zaman güvenli.

Evet başlıyorum; 


Sevgili kadınlar,

İlk olarak eğitim hayatınız boyunca çalışkan, atılgan, hırslı olun. Okullarınızı dereceyle bitirin. Vaktinizi, fiziksel görünümünüze kafayı takarak geçirmeyin. Dış görünüş gelip geçici. Tecrübeyle sabit, her zaman geçmişteki halinizin yani o anın tadını çıkarın çünkü ne olursa olsun, yıllar geçtikçe, 17 yaşında beğenmediğiniz halinizin aslında çok güzel olduğunu fark ediyorsunuz. O yüzden sivilcelerinizi, ergenlik kilolarınızı, bir türlü şekle girmeyen saçlarınızı bir kenara bırakın ve kim olduğunuzu bulmaya, ne yapmayı sevdiğinizi çözmeye adayın kendinizi. Bol bol okuyun, sizden büyük ve tecrübeli insanları dinleyin, gözlemleyin, başarılı olmuş kadınların hikayelerini öğrenin okuyun. Kısaca çok çalışın, ne yaparak mutlu olacağınızı keşfedin ve çalışın.


Çalışmaya başladığınızda da, işinizde iyi olun, kendinize iş yaşamında başarılı olmak için yatırım yapın. Aşkınızdan ölseniz de, aşkınız çok zengin olsanız da, çocuğunuzun ilk adımlarını kaçırmak istemiyor olsanız da çalışın çalışın çalışın. Çocuğunuza bakmak için işten bir süre ayrılsanız bile işinize ya hızlı geri dönün ya da yeni şartlarınıza göre işinizi adapte edin. Kısaca çalışın ve kendi paranızı kazanın. Kocanız, sevgiliniz "Sen yorulma, maddi durumumuz çok iyi, çalışma" dese de, dinlemeyin, siz çalışın.


Neden mi? Çünkü kendi paranı kazanmak özgürlük. Mesela ben kendime kitap almak için bile eşime soruyorum çünkü parayı kazanan da, harcamaları ayarlayan da o. Kitap basit bir örnek, işin özeti ne almak istersem isteyeyim ona soruyorum, ondan para istiyorum. Eşim öyle cins, "alma etme" diyen biri değil ama hayatımızda söz hakkım yok. "Paramız yok, başka eve çıkamayız. Çocuklar artık gitar dersi almasın" diyor ve bu tip şeyler tartışmaya kapalı çünkü parayı o kazanıyor ve o yönetiyor. Yani insanın siniri bozuluyor. 


Ve iş yaşamından koptuğunuz noktada, geri dönüş çok zor. Bir kere, bir özgüvensizlik sinsice gelip içinize yerleşiyor. Hiçbir şey bilmiyor ya da hiç çalışmamış, o üniversiteleri bitirmemiş gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Üzerinize bir atalet çöküyor. Önce günler geçiyor, sonra çocuklarınız boyuna geliyor ve siz bir şeyler yapmak, yeniden iş hayatına dönmek, üretmek istiyorsunuz ama tren istasyondan çoktan kalkmış. Hatta o tren istasyonu yıkılmış, yerine otel yapılıyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Saçma sapan dizilerdeki kadın karakterler üzerinden hüzünlenip, bu yaştan sonra ne yapacağım diye dertlenip duruyorsunuz. 


15 dakikaya evden çıkıp, çocukları almaya gitmem gerek. O yüzden burada bitiriyorum ama son olarak ana fikrimi bir kez daha söyleyeyim; Sevgili kadınlar; okuyun, kendinizi geliştirin, çalışın, kendi paranızı kazanın.


18 Ağustos 2023 Cuma

Reçelli Ekmek

 Gece yatmadan önce aklıma yazmak ya da yapmak istediğim şeyler geliyor. Mesela; şöyle kalın, ağır ve kahverengi bir dilim ekmeğin üzerine kayısı reçeli sürüp, yanında koca bir fincan sıcak ve koyu kahveyle, yeşilliğe bakarak, sessizlik içinde yemek istiyorum. Sonra tabağı masaya koyup, karnım tok, keyfim yerinde, kahvemi yudumlayarak, kitap okumak. Ne kadar basit ve kolay ulaşılabilir bir şey aslında ama olmuyor, yapamıyorum ya da yapmıyorum. Aslında kayısı reçeli var evde -annem dün yaptı- ama hayalimdeki ekmeği almak istediğim yer yürüyerek gitmek için uzak ve yürüyeceğim yolun bir kısmı otoban gibi, kahveyi genelde her sabah hayalimdeki gibi yapıyorum, kitabım ve yeşillik de tamam bir süreliğine, sessizlik o pek nadir bulunuyor ve tabi her zaman diyette olduğum için kayısı reçelli ekmek yemek yasak bana, kendi yasaklarım. 


Yazın başından beri, yani çocuklarla Türkiye'ye geldiğimden beri, hep bir huzur anı, reçelli ekmek anı arıyorum, yapmak istediğim bir şey var ya da yakalamak istediğim bir an ama bir türlü olmuyor. Rutinimsi, sıkıcı gündelik işler içinde her şey karışıyor, kayboluyor. Güne başlıyorum ama gün ellerimden kayıyor. Evi süpür, kahvaltı ve çeşitli yemek organizasyonları, çocukların kavgalarını ayır, annene ve ablana düzenli olarak sinir ol, geç saatlere kadar çığlık çığlığa oynayan site çocuklarına ve anırarak konuşan yetişkinlere sinir ol ve reçelli ekmeğini yiyemeden uyku vakti. Ve içinde hep bir sıkıntı, hüzün.


Sabah erkenden kalkmak, mesela beş ya da altıda, iyi bir plan. Herkes, sinir olduğum tüm site halkı uyuyor. Keşke bütün gün uyusalar. Onlar uyurken kahvemi yapıp, kitabımı huzur içinde okuyorum ama çocuklar uyuduğu için sessiz hareket etmek zorundayım. Yüzümü bile yıkamıyorum, gürültü olmasın diye. Üstümü değiştirip kendimi balkona atıyorum. Halbuki hayalimde; önce spor yapmış, sonra duş almış, elimde reçelli ekmeğim ve kahvemle, huzur içinde kitap okuyorum.


Bu postu yazmaya başlamadan önce, bugün tadı pek iyi gelmeyen kahvemle kitap okuyordum. "Her gün blog yazayım" hissi geldi içime bir anda. Yazayım tabi ya, kişisel tarih neticede ve bence önemli. Yazıyorum ama yazıyı nasıl bitireceğimi bilmiyorum. Çocuklar hala uyuyor ya da uyuyormuş gibi yapıyor. Annem de yok hala ortalarda, birazdan çıkar sahneye "Çocuklar ne yiyecek, amma kitap okudun, bugün ne pişirelim, markete mi gitsen?" Ve ilk cümlesini söylediği anda sabah saatlerinin büyüsü yok olacak. Ahhh Virginia teyze ne güzel söylemişsin; kendine ait bir odası olmalı her kadının derken. Bir alanı, bir sessizliği, bir zamanı ve tabi parası olmalı her kadının, herkesin aslında ama erkekler zaten kendilerine zaman ve alan yaratmakta sıkıntı çekmiyor. Neyse ben rutinlerime döneyim artık! Güzel bir gün olsun.

5 Eylül 2022 Pazartesi

Bitmeyen Yaz

Son derece sıcak bir gün, ben ve çocuklar kendimiz yaz tatili için Türkiye'ye fırlattık. Tombi maalesef her türlü yolculukta kustuğu için 4 saatlik uçak yolculuğunu ayakta sürekli torba ve temiz kıyafet organizasyonuyla geçirdim. 


Türkiye'de anne yazlığında, sabah herkesten erken kalkıp sabah sayfaları yazmayı, spor ve yoga yapmayı hedefliyordum. Sabah sayfalarını bir gün bile yazmadım, herhalde 3 hafta filan spor yaptım, bir iki hafta sabah yoga yaptım. Bir süre sabah ablamla yürüyüş yaptım. Fakat her sabah erken kalkıp, çocuklar uyanana kadar çılgınca kitap okudum. Çok iyi geldi sabah serinliğinde, kuş sesleri eşliğinde, kahvemi içerken kitap okumak...


Her yaz olduğu gibi kafamdaki huzurlu tatil ve yaşananlar eşleşmedi. Her yaz olduğu gibi bir daha bu kadar erken gelmeyeceğim deyip annemden ve ablamdan baydığım anlar oldu. Ancak fark ettim ki, insanları ve olayları olduğu halleriyle daha rahat kabul edebiliyorum. Mesela annemle ablamın, saçma sapan kavgaları eskisi kadar sinirlendirmedi beni. Annemle daha az kavga ettim, ablamı ve değişen hayat stilini iplemedim, 'Amaaaaan onun hayatı, ne yaparsa yapsın' diyebildim. Ev işlerinden, angaryalardan çok nadir şikayet ettim. Aferin bana!


Kendimle ilgili bu olumlu hallerin dışında, sürekli aynı ortamda olmaktan, gürültücü komşulardan, annemin her şeye karışmasından, çocukların kavgalarında, yemek yeme konusunda arıza çıkarmalarından, bir süre sonra aramıza katılan Garmin'in lüzumsuz market alışverişlerinden, gün içerisinde yalnız kalamamaktan, bir odaya girip kapıyı kapatıp sadece boşboş tavanı seyredememekten, sessizlik ve huzur (neden bizi hep geç yatan ve sürekli yatılı misafir çağıran komşular buluyor?) içinde erken uyuyamamaktan, sabah sayfalarını yazamamaktan, 'Roman yazmak istiyorum ama nasıl yazabilirim ya, ne yapsam, ne okusam' diye düşünüp, bir şeyler okuyup ama her yıl olduğu gibi hiçbir halt edememekten sıkıldım. Yeni bir yer görmemek, bilmediğim sokaklarda yürümemek, arkadaşlarımla kahkahalar atarak sohbet etmemek (galiba artık pek arkadaşım da kalmadı Türkiye'de), istediğim şeyleri yiyememek de beni arada sinir etti. 


Yazın beni mutlu eden şeyler bol bol kitap okumak, diyet yapmayıp dilediğim gibi yemek içmek, cilt bakımı yaptırmak, görüşmek istemediğim kimseyle görüşmemek, bol bol yağmura denk gelmek, geceleri cam açık serinlikte uyuyabilmek oldu.


Ve sıcak bir yaz günü, daha da sıcak bir havaya, ülkeye döndük. Kuş seslerinden, sabah serinliğinden, anne yemeklerinden, açık havada kahveyle kitap okunan sabahlardan, ablamla arada yaptığımız göl manzaralı yürüyüşlerden, domates ve salatalığın ağzımda bıraktığı şahane tattan buraya dönmek oldukça travmatik oldu. Geleli bir hafta oldu, okul telaşı, valizleri yerleştirme, yemek yapmaya tekrar adapte olma derken geçti gitti bir hafta. Gelir gelmez diyete başladım, haftada bir yoga yapmak üzere harekete geçtim ve bir de spor yapmak için bebek adımları attım. Geçen bir haftada zamanı, çocukların okulda olduğu zamanı kötü kullandığımı bir kez daha tecrübe ettim. İşin iyi tarafı bu sefer, bunun farkındayım ve umarım değiştirebilecek gücü de bulurum. Kendi hayatım için anı olsun bu yazdıklarım ve umarım sağlıkla, huzurla, neşeyle gelecek yaza kavuşalım.

1 Haziran 2019 Cumartesi

Can Sıkıntısı


Son yazdığımdan bugüne, birkaç kum fırtınası daha oldu, Mayıs ayı mevsim normallerine göre serin geçti. Parkta, deniz kenarında rahat rahat vakit geçirdik. Annem geldi İstanbul'dan. Gelmesini ben hafta sonları dikiş kursuna ve bir ay boyunca haftada üç gün pilatese rahat gideyim diye istedim. Dikiş kursu da, pilates de Mayıs ayında, hayatımda anlamlı bir değişiklik yaratamadan bitti maalesef. İkisinden de çok keyif aldım ama maddi imkansızlıklar nedeniyle devamı olamayacak gibi gözüküyor…

Dikiş kursuna toplamda dört kere gittim; yastık kılıfı, detayı çok olan bir makyaj çantası ve bir pijama altı diktim. Çok zevkliydi kendi ellerinle birşey yaratmak, bir makineyi kullanmayı öğrenmek. Evde dikiş makinem olsa kesin uğraşır didinirim diye düşünüyorum. Tabi bir taraftan maymun iştahlı olduğuma dair inanışlar ve deliller nedeniyle hiç girmeyeyim diyorum. Makinenin fiyatı ucuz ama evde onu koyabileceğim bir yer yok yani Tombi'nin bir çalışma masası yokken, benim bir dikiş masamın olması zor. Zaten ev öyle kalabalık ve küçük ki, her taraftan birşey fırlıyor.

Pilatese de beraberinde bir beslenme programıyla gittim. Tabi beslenme programına pek uymadım ama haftada üç kere düzenli hareket etmek çok iyi geldi. Bence her insanın egzersiz yapma fırsatı ve imkanı olmalı. Ancak burada da para engeli karşımda maalesef. Pilates dersleri bedava değil (büyük bir kupon indirimi sayesinde gittim) ve Garmin hem çalışmayıp hem de böyle şeyler peşinde koşmama pek sıcak bakmıyor.

Bir de Mayıs ayında çocuklarım dışında herkesten sıkıldım. Çocuklar kavga gürültü anlamında bayıyorlar ama yoldaşlıklarını, arkadaşlıklarını herkese tercih ederim. Allah aratmasın, eksikliklerini göstermesin ama arkadaşlarla, kocayla geçirilen vakitten, yapılan sohbetten, beraber içilen kahvelerden fena halde yoruldum. Koca tarafında gerçi pek beraber geçirilen vakit sözkonusu değil ama o da maalesef genel olarak bayıyor. Çocukları alıp uzaklara gitmek istedim. İnsanlarla geçirdiğim vakit anlamsız ve yorucu bir hal aldı. Söylediklerini dinlemeden oturdum karşılarında çoğu zaman ve içimden "Banane arkadaşım senin yaz tatili planından, verdiğin kilodan, kocanın işinden, babanın torunlarına olan sevgisinden, annenin puding yerken fotoğrafından!!!!" diye bağırmak istedim. Neden bu insanlar benim etrafımda diye oturdum düşündüm, düşündüm. En mutlu olduğum anlar yatağa uzanıp rahat kitap okuduğum ve istediğim diziyi istedim kadar izlediğim zamanlardı. Bir dizinin içine girip -tabiki çocuklarla ve mümkünse iyi bir bakıcıyla- kaybolmak istedim. Grey's Anatomy'deki doktorlardan biri olsam fena mı olurdu? Sıklıkla düzenli bir işim olmadığı hatta ev işleri dışında hiçbir işim olmadığı için sıkıldığımı düşündüm ama kesin bir sonuca varamadım. Yaz tatili için hayaller kurup kendimi motive etmeye çalıştım ama işe yaramadı…

Böyle düşünürken, rüzgar eserken, çocuklarla vakit geçirirken Mayıs ayı da bitiverdi. Haziran ayından isteklerim, beklentilerim; hepimizin sağlıklı olması, fazla kilolarımdan kurtulmak, dikiş dikmek, bir şekilde spor yapmaya devam etmek, Tombi'nin matematiği biraz daha sevmesi, Lokum'un biraz sakin olması, Garmin'in de sohbet edilebilir, birşeyler paylaşılır bir hale gelmesi, annemin ise olaylara daha maydanoz olması…Ne diyim, hoşgeldin Haziran

17 Mart 2019 Pazar

Hava Durumu

Blogu açana kadar göbeğim çatladı. Sonra yeni blog açayım dedim - kafaya gel - onu da beceremedim. Ve derken nihayet kürkçü dükkanına döndüm. Kısa girişten sonra ne yazacaksam yazayım...

Geçen hafta sabah saatlerinde, 16 derece olan hava sıcaklığı, bugün itibariyle 23 dereceye yükseldi! Biraz hızlı değil mi yahu? Garmin'e sabah 7'de hava durumunun 23 derece olduğunu söylediğimde, aldığım tepkiyse "25 derece ne, sen 40'ları bekle" oldu. Haklı mı? Haklı. Bunlar iyi günlerimiz. Hava ısınsın tabi yapacak birşey yok ama bu sürece üzerimde 8 kilo fazlayla girmeseydim iyiydi. Vallahi ömrüm yeme içme derdiyle geçiyor. Yedim yemedim, rejim yaptım bozdum… İyice kafayı bozdum ve son 3 haftadır ketojenik diyet yapmak için uğraştığım dönemde ise gördüm ki; rejim yapmaya çalıştıkça daha çok yemek istiyorum ve yiyorum da. Nereden girdim bu sarmallara yahu? Çok sinir bozucu. Ver istediğin kadar kiloyu, çeneni kapa, yaşımına devam et. Neyse bakalım yarın Garmin'le yeniden başlayacağız. Bununla uğraşacağına iş bulsam mesela? Ya da doğru düzgün yemekler filan yapsam? Birşey söyleyeyim mi bu evde olmak insanı çok bitiren birşey, gerçekten. Ev işleri de bordrolu, böyle ciddi bir iş olmalıymış. Yani bu işi yapmak isteyenler başvurup nasıl bir muhasebeci işini seçip, çalışıyorsa o şekilde çalışmalıymış. Ortada bir ev mi var? Orada çalışmak isteyen ve tabi çalışan bir kadın ya da erke olmalıymış. Yani isteyen kadın ev işlerinde çalışsın (biliyorum yatılı yardımcı, bakıcı vb var ama ben başka birşey anlatmak istiyorum) isteyen başka bir işte çalışsın. Mesela çocuğu olunca çocuk baksın -tabi istiyorsa- ama sonra çocuk okula, kadın işine… Yani şöyle birşey olmasın; çocuk oldu, onunla olmak istiyorum, işi bıraktım, hoooop yıllardır çocuk bakıyorum ve sürpriz evin görünen görünmeyen tüm işleri tepemde. Sevmiyorum arkadaş ben ev işlerini, bunu yapmak isteyenler, bırakalım para karşılığında (her iş gibi) yapsınlar. Peki onların evlerindeki işleri kim yapacak? Onları da o işi yapmak isteyenler, ya da çok istiyorlarsa kendileri yapsın. Umarım bu yazdıklarımı kimse okumaz çünkü sanırım süper saçmalıyorummmmm.

O kadar manasız ve nankör ki ev işleri. Bulaşık makinesini boşaltıyorsun, yarım saat sonra tekrar doluyor. Ütüyü bitiriyorsun, yıkanmış giysileri açarken üzerime kara bulutlar çöküyor. Bilin bakalım niye? Çünkü yıkanmış çamaşır eşittir yeni ütü!!!! Banyoyu temizliyorsun, üstüne bir duş alıp çıkıyorsun  ve o da ne yerde yine saçlar saçlar saçlar… Ya da temel işleri bitiriyorsun sonra çöp torbasını değiştiriyim diyorsun; Allah'ım o dolabın hali ne? Bir ben yokum, torbalar, deterjanlar, boş şişeler. Toplamak lazım ama toplamak istiyor muyum? Hayır teşekkürler. Ütülenmiş tshirtleri çekmeceye koyacaksın, çekmecede bir fırtına, bir boşaltıp düzenlemek lazım ama neden neden neden? Öyle sıkıcı ki. Daha yazayım mı? Hayır düşünüyorum iş bulup çıksam bu sarmaldan fakat kötü haber şu ki çalışsan da çalışmasan da bu sarmaldan aslında çıkamıyorsun. Çalışsan evet maaş karşılığında birini buluyorsun ama o kişide sen ona muhtaçsın kafası olduğundan ve toplumsal olarak ev işleri her türlü kadının üzerinde görüldüğünden, çalışsan da ana sorumlu sensin. Halbuki benim dediğim gibi şirketvari bir sistemde yürütülse bu ev işleri, herkes mutlu olabilir. Başka bir çare bulamıyorum. Ben yapmak istemiyorum ev işi, sevmiyorum, seven var mı? Her gün her gün olacak iş değil yani. Her gün yatak topla, her gün yemek yap, cidden olacak iş değil.

Neyse bugünkü saçmalığımın da sonuna geldik, gidip çamaşır asmalı ve çocuklara öğleden sonra için yiyecek birşeyler hazırlamalıyım. Yarın çocukların akademik gelişimi neden annelerin üzerinde konusuna ve sorunsalına değinerek, eğitim sistemini sorgulamayı planlıyorum.

28 Ocak 2019 Pazartesi

Yazayım Dedim Olmadı

Cumartesi sabahından beri yazmaya çalışıyorum. Yazdım da hatta yazımı yayınladım bile… Fakat sonra bir baktım ki yazının yarısı yayında gözükmüyor, sildim gitti bir sinirle. Halbuki Tombi'nin Cuma akşamı bize yatıya gelen arkadaşıyla ilgili bayağı bir döktürmüştüm. Neyse gitti giden…

Çok uykusuzum, sabah 4:40'da Tombi uyandı; burnu tıkanmış, acıkmış. Uyu dedim uyumadı sonra da kalktık zaten okula gittik. Saat 10 gibi tam yemeği ocağa koymuş ve saat 12'de dizi izleyerek yiyeceğim peynirli spagettinin hayalini kurarken telefon çaldı. Okuldan arıyorlardı. "Tombi'nin annesi misiniz?" dedikleri anda bayılacaktım. Meğer tenefüste bir çocuk Tombi'nin burnuna yanlışlıkla!!!! kafa atmış ve burnu çok kanamış. Hemen gittim, ikisini de alıp eve geldim. Sinir oluyorum okullara da, öğretmenlere de, eğitim sistemine de. 

Şimdi de açtım televizyonu filmden filme koşuyoruz. Hiçbir şey yapacak halim yok. Çocuklar meyve istese kalkıp hazırlayamam o kadar. Bir de Ikea'dan eşya gelecek bugün. Umarım ortalığı batırmadan çabucak hallederler. Birazdan uyusak ve sabaha kadar şöyle deliksiz bir uyku çeksek ne iyi olur ama mümkün değil. 

Hava da sapsarı bugün, üzerimize kum basmış durumda. İnsan serin havayı, pırıl pırıl bir gökyüzünü özlüyor. Gerçi yaz mevsiminde giyinmek çok pratik ama bayıyor bir noktadan sonra.

Manalı birşey yazmadım ama yazdım en azından. Ben de Quenegond gibi her gün yazma alışkanlığı mı oturtsam? Oturtmam gereken o kadar eksik alışkanlık var ki, blog yazmaya sıra gelir mi bilemedim...


14 Kasım 2018 Çarşamba

Günlük

Bir yıldan uzun bir zamandır yazmamışım. Keşke yazsaymışım. Dün yazdıklarıma bakınca olan biteni hatırladım,  iyi geldi. Bari dedim hiçbir şey olmasa da günlük gibi yazayım, kendim için yazayım.

Bugün şaşırtıcı bir biçimde kimseyle programım yoktu. Geçen haftanın dört gününü, birileriyle kahvaltıya gidip çene çalarak geçirince hem baymış hem yorulmuştum. Ye iç, çene çal nereye kadar. Bugün sabah yürüyüş yapıp, saat 9'da eve girince boşluğa düştüm. Dondurulmuş ıspanak, kavurup dondurucuya attığım kıymayla doğramadan yıkamadan ıspanak yemeği yaptım. Yoğurup dondurduğum köfteleri, bir patates doğrayıp pişirdim, bir de karnabaharı haşlayıp yumurta ve peynirle karıştırıp fırına verdim. Sonra fındık, kuru meyve, hurma vb gibi şeyleri rondodan geçirip atıştırmalık birşeyler yaptım. Bir de kısa bir market turu yaptım. Saat 11 oldu. Şaşırdım kaldım çünkü normalde koştura koştura eve gelip, bir yemek yapıp, sonra yine koşa koşa çocukları okuldan almaya gidiyorum. 

Tüm yemek yapma vb evsel işler sırasında "Yasak Elma" adlı saçmalık bana eşlik etti. Hür irademle izlemeyi, daha doğrusu dinlemeyi ben seçtim. Son bölümündeyim bu satırları yazarken. Evde ses olsun diye izliyorum, bir de ben de dizideki kadınlar gibi şöyle hazır cevap olmayı öğrenir miyim diye. O ne laf sokma potansiyeli! 

Tepeden tırnağa saçma sapma bir dizi. Tutulur tarafı yok kesin. Fakat o Halit tiplemesi. O nasıl bir adam nasıl bir baba. Her türlü pislik, aldatma kendisinde ama herkese hayat dersi verme konusunda uzman. Evli olduğu karısını, eski karısıyla aldatıyor; bir taraftan da karısı eskiden bir günlük bir evlilik yapmış diye boşanmaya kalkıyor. Tamam yalan kötü de… Arkadaş sen zaten karını aldatıyorsun. Karısı, bir arkadaşıyla seyahate gitmek istiyor. Halit izin vermiyor. Karısı (Yıldız) "Neden Halit?" diyor. "Çünkü ben böyle istiyorum" diyor. Vay be cevaba gel, adama gel. Tek oğlu kardeşi olacak diye üzülüyor; Halit baba "Oğlum ben hepinizi seviyorum, seveceğim" diye onu rahatlatıyor. Çocuk ama baba Zehra ablama pek bir kötü davranıyorsun demeye getiriyor. Halit hemen açıklama yapıyor; "Zehra'ya öyle davranıyorum, çünkü o hep hata yapıyor" Babaya bak, kocaya bak. Ve bu arada bütün eski eşleri ve başka kadınlar bu adam için ölüp bitiyor. Bu nasıl bir saçmalık yahu? Böyle bir adam parası için sevilse bile bu davranış profiliyle öyle bile sevilmez gibi geliyor bana. Hem parası olup, gayet düzgün olan adamlar da var. Ayrıca para ne ya? Kendimiz kazanalım paramızı (burada kendime de mesaj veriyorum, salaklığımdan çalışmayı bırakmasaydım ahhhh bırakmasaydım). Valla Türk dizisi senaristlerine sesleniyorum; evet dizi süreleri uzun, şartlar ağır, bizim ülkemizde herşey zor zaten ama biraz yabancı dizilere bakın arkadaş. Hadi aklınıza bir fikir gelmedi, bir sürü şahane Türk romanı var, onları uyarlayın. Benim önerim bu. Şu Halit gibi adamları, birbirine laf sokmaktan başka bir işi olmayan  kadınları çıkarın şu ekranlardan. "Yasak Elma" yazmaktan da izlemekten de baydım. "Damızlık Kızın Öyküsü" eşliğinde kahvaltı etmek üzere sanal alemden ayrılıyorum

26 Ekim 2017 Perşembe

Akıllısı Beni Bulmaz

Bu sabah Garmin evden çalışacağı için çocukları okula beraber götürdük. Hem arabayı o kullanacağı hem de sonrasında beraber dışarıda bir yerlerde kahvaltı edeceğimiz için keyfim yerinde başladım güne.    Önceki akşam abuk sabuk şeyler yemediğim ve bu sebeple ter içinde kalmadan uyuduğum için de kendimi iyi hissediyordum. Ve bir de bugün okulda 1. dönemin son günüydü, ben artık okula, Dangolozlara alıştığımı hissediyordum. Yani manasız bir biçimde iyiydim. 

Ancak okula bir miktar geç kaldık. Arabadan indik, Garmin çantaları taşıyor ve bu da bir mutluluk sebebi. Ben çocukların elinden tutmuş, sohbet muhabbet yürüyorum kaldırımda. Kaldırım geniş bir kaldırım, bir Türkiye kaldırımı değil. Neyse bir anda bir hareketlenme oldu arkamızda, "Kusura bakmayın" filan diyerek kenara çekildim fakat arkamızdan gelen kadın önümüze geçti ve hem yürüyor hem dönmüş birşeyler söylüyor. Ben başta "Ne güzel bir sabah" dediğini sandım, ne salağım! Kadın benim hala gülümsediğimi görünce konuşmaya bağırarak devam etti ve ben o noktada ne dediğini anladım. Meğer bayan Dana, "Yolu engelliyorsunuz, ne saygısızsınız" diyormuş. Şimdi bu lafa Türkçe cevap veriyor olsam, problem yok ama Dangolozca için bir düşünme, bir süzgeç lazım. Kadın söylenmeye devam ederek yürürken, ben de "Kibar uyarınız için teşekkür ederim" bağırarak ve ironik bir tonda. Eskiden olsa elim ayağım çözülür ve böyle sinirden titrerdim. Bu sefer öyle olmadı, iyi oldu yani. Ancak okula girene kadar, "Dana ya dana bu ve şöyle kafasını tutup…" diye söylenmeye devam ettim. Okulun içinde de kartal bakışlarımı kadının üzerine diktim, acayip eğlenceliydi, kadın tırstı bence. Böyle ona hafiften bir titreme geldi. Bu arada kendisi Dangoloz değil. Yani milleti de önemli değil  ama bu nasıl bir salaklık ya. Diyelim ki kaldırımı kapatmışız "Pardon" de geç. Evet okula sen de gecikmişsin, biz de gecikmişiz ama koşsan da birşey değişmeyecek, gecikmişsin. nokta. Ve sabah sabah niye benim sinirlerimi bozuyorsun. Ben kimseye demem böyle birşey, manasız çünkü. Çocukların elini tutmayayım da napayım.

Beni şişirenler de balon gibi şişsin mi desem ne desem?


Öğlen çocukları aldıktan sonra bir bakayım, diğer insanlar nasıl yürüyor, biz mi yanlış yapıyoruz dedim ama yok herkes öyle yanyana yürüyor mecbur. Ve burada insanların en az 2-3 çocuğu var, yani kaldırımı tamamen kaplayabiliyor haliyle. Çok manasız bir yazı oldu galiba ama yazmasaydım şişecektim ve burada kendimi sakinliğimden ötürü tebrik ediyorum. Gerçi sonradan sonradan çok taktım kafama ama olsun o da geçer.

20 Ekim 2017 Cuma

8 Gün

Garmin, neden olduğunu anlayamasam da, geçtiğimiz Cuma sabaha karşı bir eğitim nedeniyle ülke dışına çıktı.  Burada haftasonu Cuma ve Cumartesi, bir de üstüne çocukların okulu Pazar günü tatil olduğu için ilk 3 gün Garmin'e bildiğim tüm küfürleri ettim. Çünkü 2 çocukla öyle anlar oluyor ki tuvalete bile gidemiyorsun. Peki 2 çocukla, 8 günlük, tek başına ebeveynlik  nasıl bir tecrübe?

Bana göre anne çalışmıyorsa, evde ev işlerini yapan biri ve bir de üstüne çocukları okula götürüp getiren biri varsa hiç problem yok! Bir kere anne ev işleriyle kafayı üşütmeyip; çocuklar okuldayken yogaya, resim kursuna, yürüyüşe, arkadaşlarıyla kahve içmeye gidiyorsa annenin çocuklara sabrının tükenmesiyle ilgili bir problem sözkonusu olmaz. Ve anne çocukları arabayla sabahın 7'sinde okula götürüp, öğlen 40 derecede okuldan getirmiyorsa da, şoför var unutmayalım, fiziksel yorgunluğu olmaz. Yani bu denklemde anne, öğleden sonra saat 3 civarı okuldan gelen çocuklarını sarar sarmalar, onlarla masada oturmuş, yardımcının pişirdiği yumuşacık kekleri yerken (spor yaptığı için kilo takıntısı da yok, keki de vicdanı rahat yiyor yani) yere düşen kırıntılar, halının üstündeki oyuncaklar, yere atılmış okul çantaları ve formalar için kimseye bağırma gereği duymaz çünkü onları toplayan başka biri vardır. 

Fakat yardımcı ve şoför olmadan tek başına annelik zor. Süreç sabah kahvaltı, beslenme çantaları, çiş, üst baş, okula transferle başlıyor. Çocuklar okuldayken; market alışverişi, yemek pişirme, evi toplama hatta temizleme, şanslıysan 2 lokma birşey yeme, parkta koşanları ve yoga vb yapanları kıskanma, bu nedenle ayaküstü bisküvi, çikolata yuvarlama, çamaşır koyma çamaşır asma, bulaşık makinesi doldur boşaltla devam ediyor. Sonra hızla okula gidip çocukları tekrar eve getir, üst baş değiştir, birşeyler atıştırma, parkta oynama, banyo, yemek, diş fırçala, çiş yap, kitap oku, onları uyuturken yarım saat uyu. Sonra tekrar diril, evi toparla, bulaşık, kırıntı topla, bu ev niye bir gün toplu durmuyor her yer darmadağınık diye dertlenme ve kanepede bayılma ile devam ediyor. Bu denklemde fiziksel ve ruhsal sağlığı korumak zor çünkü kendi varlığını, bireyselliğini unutuyorsun, dağılıyorsun. Garmin'in de benim yükümü hafiflettiği söylenemez ama en azından çocukların banyosunu başka birinin yaptırması bile rahatlık sağlıyor. Aslında işin özü ev işlerini yapacak bir yardımcı olsa hiç problem yok çünkü ev işleri bitmiyor, azalacağına her dakika hatta her saniye artıyor. Sen tozu alıyorsun, daha arkana dönmeden tozlar sinsice tekrar yapışıyor. Temizlik yapmamayı, salmayı da denedim ama o da bana iyi gelmiyor. Mesela şu an gözlerim kapanıyor, saat daha on değil ve ben uyumak üzereyim. Bazıları yardımcısız çok güzel hatta şahane bir şekilde hallediyorlar benim üşendiğim işleri. Evleri acayip düzenli, çocukları sakin mutlu. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum, onlarla arkadaş olup sırlarını öğrenmek istiyorum ama henüz böyle bir imkanım olmadı. Daha fazla yazamayacağım cidden uyumak üzereyim.


16 Ekim 2017 Pazartesi

Yazayım Bari Daldan Dala Atlaya Atlaya

Yıl bitmeden bir yazı daha yazayım bari dedim. Kafamdan sürekli yazıyorum aslında ama onlar maalesef blogda gözükmüyor. Mesela bugün okul dönüşü arabada, İstanbul trafiğini aratmayan trafikte diğer arabalara küfreder ve severek dinleyeceğim bir podcast ararken çok yazasım geldi ama olmadı tabi. Neyse şu an evde yapmam gereken onca iş varken, ben 'Cesur ve Güzel' adlı Türk (yabancı bir pembe dizi de vardı bu isimde) dizisini izliyor, soğumuş kahvemi içiyor ve Türk dizilerinin nasıl bu kadar kötü olabileceğini düşünüyorum. Arkadaş bir dizideki herkes mi kötü oyunculuk sergiler? Belki Cahide ve Korhan'ı bunun dışında tutabilirim gerçi. Ben tüm rollere adayım, valla hepsinden iyi oynarım. Diyaloglar filan da çok komik. Hem izler hem yemek yaparken (mutfak açık mutfak ve sessiz evde içim şiştiği için zaten bu saçmalığı izlemeye başladım) bazen  çığlık atarak 'Yahu Türkler böyle konuşmuyor kafanız mı iyi?' demek istiyorum.


Türk dizileri yeter, çocuklara gelelim. Kocaman oldular, biri Dangoloz sisteminde FS1'a biri birinci sınıfa gidiyor. Bu Dangoloz sistemi Dangoltere adlı ülkede uygulanan sistem ve burada biz de nedense o sistemi tercih ettik. Bilinçli bir tercih değildi, zaten okul seçmek o kadar zor ki. Sanki meslek seçiyorlar. Okula başlamaları da ayrı bir olay. Dangoloz olmadığımız için onlar da ben de zorlanıyoruz. Aslında sadece Tombi ve ben zorlanıyoruz. Lokum arkadaş filan takmıyor. Tombi takıyor fakat. Mesela "Dangoloz oğlanlar, saçım siyah diye beni sevmiyor" diyor çocuk, bu devirde "YUHHHH" diye bağırabiliriz ama durum bu. Bugün veli toplantısı var, soracağım. Dua edelim de öğretmen beni yanlış anlamasın ve başka problemlere yelken açmayalım. Bu geyik Dangolozlar şunun farkında değil, evet onların dilini süper konuşamıyorum ama arkadaş senin dilin, benim ikinci dilim! Sen kaç dil biliyorsun???? Bu  saç rengi muhabbettinin üstüne, bir de Dangoloz anaların hiçbiri benim de suratıma bakmıyor. Önceki okulda herkesin muhabbeti birbiriyle o kadar iyiydi ki, insanın bir garibine gidiyor. Kanka olalım demiyorum ama insan bir 'günaydın' der, bazen kendimi görünmez hissediyorum o kadar! Ben de inadına çocukları alırken sürekli Türkçe konuşuyorum. Boş boş bakıyor enayiler. Çok dolmuşum valla, kimseye de anlatılmıyor. İyi birşey bu blog yazmak. Fakat kalkıp en azından evi toplamış gibi bir hava yaratmam lazım. Garmin seyahatte gerçi ama sevgili ablam (sevgili burada ironik olarak kullanılmıştır, kendisiyle ilgili yıl bitmeden bir yazı dizisi yapmayı düşünüyorum) burada ve öğleden sonra gelecek. Bütün sabah hiçbir şey yapmamış gibi gözükmek istemem.

Oh be içim rahatladı biraz yazınca. Yazayım ben ya, cidden yazayım.


24 Ağustos 2016 Çarşamba

Çoluk Çocuk

An itibariyle, çocukların yemeyeceğinden %90 oranında emin olduğum bir puding yapıyorum. Neden mi yemeyecekler? Çünkü içinde şeker yok! Şeker zararlı ve ben kendim de bir çeşit şeker bağımlısı olduğum için onları bari uzak tutayım diyorum ama yok olmuyor. Belki hiç şekerli birşey yemeselerdi bu zamana kadar severlerdi benim yaptığım tatlımsı şeyleri ama... Sağolsun anneanne, babaanne, özellikle dede ve etraftaki diğer çoçukların ve annelerinin katkılarıyla ve 'bir kereden birşey olmaz' mantığıyla seviyorlar şekerli şeyleri.



Teknoloji de şeker gibi, ben uzak tutayım dedikçe onlar ipad, bilgisayar, telefon peşinde koşuyorlar. Özellikle Tombi. Evde arada televizyon izliyor fakat bir arkadaşına gidiyoruz, çocuk bir bakıyor o evde televizyon tüm gün açık (tüm gün televizyon izleyen çocuk da bayağı zeki bu arada, yani bana televizyondan kötü etkilenmiş gibi gözükmüyor) sonra bana dönüyor "Kötü anne, sen bana televizyon izletmiyorsun" diyor. Halbuki izletiyorum ama bütün gün açık bıraksam biliyorum tüm gün başında oturacak. Karakter herhalde.

Çoluk çocuk işleri bu devirde zor; gıda kötü, oyunlar kötü, oyuncaklar bir acayip, her çocuğun elinde telefon, ipad. Beraber oyun oynamanın yerini, eline ipad alıp beraber oturmak almış. Kamu spotuya da bilmiş anne bloggerlar gibi yazdım ama valla şeker de teknoloji de çok zararlı bana kalırsa ve çocukları korumak da çok çok zor, dertleşeyim biraz dedim.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Evde Tek Başına

Garmin'in bu sabah itibariyle işe başlamasıyla beraber çocuklarla evde tek başına kaldım. Hava cehennemi boyutta sıcak olmasa ve günü parkta bahçede geçirsek hiç problem yok ama biri 5, biri 3 yaşında ve sürekli kavga eden iki çocukla bütün gün evde olmak gerçekten travmatik. Bir kere sürekli didişiyorlar, biri oyuna dalsa diğeri gelip bozuyor, beraber birşey yapmaya kalksak 'ben daha iyi yaptım, sen daha iyi yaptın' diye birbirlerine sarıyorlar. İtişip kakışmasalar sözlü olarak atışıyorlar. Daha ne diyeyim, ben de isterdim şöyle şahane annelerin bloglarında yazdıkları gibi süper huzurlu bir günü yazmak ama bizde sürekli bir bağırış çağırış ve stres sözkonusu. Nedir meselemiz bilemiyorum; sakin davranıyorum olmuyor, bağırıyorum olmuyor, olmuyor olmuyor olmuyor.  


Bir de yaz tatilinden önce 'Ben unschooling (okulsuzluk) yapacağım, çocukları okula göndermeyeceğim' diye hava atıyordum millete. 'Efendim, eğitim sistemi, disiplin, ruh halini bilmediğimiz öğretmenler çocukları bozuyor, baskı altına alıyor' şeklinde havalı konuşmalar yapıyordum. Şu an ise -tabi bütün yazın birikimi de sözkonusu- okulların açılmasını dört gözle bekliyorum. Okul sayesinde en azından sabahtan saat 2'ye kadar birbirlerinden ayrı kalıyorlar, farklı insanlar görüyorlar. Ya niye iyi anlaşamıyor bu çocuklar? Dedim ya öyle anne blogları ve onların öylesine meleksi çocukları var ki, bizimkilerde bir gariplik  olduğunu düşünmeden edemiyorum. Mesela bir günlerini yazıyorlar düzenli olarak, o kadar harika ki. Neden biz de huzurlu, güzel bir gün geçiremiyoruz? Vallla içim şişti, bir de Garmin bu akşam basket maçına gideceği için geç gelecek, umarım erken ve kolay uyurlar. Başka ne diyim bilemedim.

2 Şubat 2016 Salı

En Zoru Başlık Bulmak

Aklımda yazacak şeyler var ama başlık yazmak stres yaratıyor ben de. Halbuki başlık yazının okunması açısından önemli ama bugün de böyle olsun napalım.

Sabah Tombi ile her gün olduğu gibi hava henüz karanlıkken güne merhaba dedik. Ve Lokum da uyandıktan sonra her sabah olduğu gibi kavga gürültü, itiş kakış, havada uçuşan tehditlerle evden çıktık. 'Anne olmadan önce çok iyi anneydim' diye bir laf var ya, işte ben onun canlı örneğiyim. 'Kesinlikle yapmam' dediğim herşeyi her gün sık sık yapıp, büyük olasılıkla zavallı yavrularımın psikolojisini bozuyorum. Fakat onlar da adamı çıldırtıyorlar bazen. Mesela Lokum kesinlikle giyinmek istemiyor; 'Bırak giyinmesin, oyuna çevir giyinmeyi, istediğini giysin' gibi çeşitli öneriler sözkonusu olabilir bu noktada ama yok arkadaş hiçbiri işlemiyor bu kıza. Çırılçıplak yatıyor yerde! Ben bağırıyorum, o bağırıyor, Garmin sıcak yatağından kalkıp noluyor diye bana sinirleniyor, güzeller güzeli yardımcımız olaylara bakıyor bakıyor ve ben kan ter içinde çocukları hazırlayıp evden çıkıyorum.



Bir de bu sabah bunların üstüne, uzun zamandır denemediğim fakat birkaç ay önce içine rahat rahat girdiğim kot pantolonumun içine giremeyince sinirlenme eşiğim düşerken, bağırma eşiğimdeki düşüş de ona eşlik etti. 'Nasıl bu kadar kilo aldım ya?' diye düşünecek bir durumum yok Allah'tan, her akşam paket paket M&M, kavanoz kavanoz Nutella yiyip, her gece yatmadan önce yarın sağlıklı beslenirim artık dersen, sonun bu. Ve maalesef kilo almak acayip kolayken, vermek bir o kadar zor. Bu zamana kadar yediklerimi yemesem belki veriririm ama ne sıkıcı birşey kilo verme konusu ve onun iradeyle ilişkisi. Ve yıllardır belli bir kiloya inmeyi hedefleyip bunu başaramamak ne sinir bozucu! Şöyle filmlerdeki gibi hareketli bir müzik eşliğinde masadan kalkıp birden koşmaya başlasam, sonraki sahnede salata yerken görüntülensem ve bir sonraki sahnede özel pilates dersinden çıkmış sadece kahvemi yudumluyor olsam mutlu mutlu-yanında sigara içmeden! Veeee en son sahnede bir Fransız havasında altımda kot, üstümde beyaz tiril tiril bir tshirt, incecik bir halde çocuklarımın elinden tutmuş parka giderken çekse beni kameraman... Olmaz mı ya? Olsa ne güzel olur, belki de olur!

1 Şubat 2016 Pazartesi

Yayınla Postu ve Olan Biten

 

Sanırım Cumartesi günü oturdum aylar sonra bir blog yazısı yazdım fakat Blogsy yayınlamama konusunda ısrar etti, beni bir takım ayarlar yapmaya zorladı, beceremedim, yazıyı sildim gitti. Sanırım yine aynı gün okumayı çok sevdiğim www.qunegond.wordpress bloğuna bir bakayım dedim ve bir sürü yeni yazı görünce bir çırpıda mutlu mutlu okudum. 'Ben de başlayayım yine yazmaya' diye düşünerek motive oldum ama sonrasında hızla 'Ne anlamı var bir bloğa yazmanın?' safhasına sürüklendim.

Bu sabah Tombi'yi doktora götürdüğümüz kliniğin resepsiyonunda, etraftaki annelere bakarak beklerken tekrar yazma isteği geldi -aslında sık sık geliyor ama- 'Burada gördüğüm anneleri ya da kısa olayları yazayım, neticede başka bir yerde bu kadar farklı kültürden insan görmem mümkün değil,' diye düşündüm. Fakat bu yeni yazı serisine yeni bir blogta başlama kararı alarak eve geldikten sonra yeni bir blog adresi alma çalışmalarına başladım. 'Anlatmak İstedim' kadar manalı bir isim bulamadım ve kürkçü dükkanına dönmeye karar verdim. Önce 'Blogsy yazılarımı yayınlayacak mı bakalım?' diye düşünerek bir deneme yayını yaptım. Yayınladı sağolsun! Ve onu silme işiyle uğraşmadan yazayım en iyisi dedim.

Nerede kalmıştık? Tombi'nin doğum günü; çok düşündüm yapsam mı yapmasam mı, nerede yapsam, herşeyi kendim m yapsam diye ve sonunda en ucuzundan bir parti organizatörü buldum, gerçi olayın sonunda fiyat beklediğimden fazla oldu ama neyse. Parti yeri olarak bizim evin karşısındaki parkı belirledim, davetiyeleri hazırlayıp okul arkadaşlarına 2 hafta önceden bıraktım, bir gün öncesine kadar kimseden ses yok! Verdiğimiz paradan öte kimse gelmezse Tombi'nin olası hayal kırıklığı beni üzdü ama şansımıza parti günü tüm arkadaşları geldi. Ve parti cidden şahane oldu, çocuklar çok eğlendi, ben sağa sola koşmaktan sosyalleşmek zorunda kalmadım, klasik olarak üstüm başım rezaletti, davetli annelerden bir kısmı doğum günü annesi gibi gözüküyordu, çoğu çocuk bakıcısıyla gelmişti, bu da işime geldi çünkü bakıcılar sosyalleşmekten ziyade çocuklar oynarken oturup dinlenmeyi tercih ediyor. Günün sonunda çok yoruldum ama Tombi ilk kalabalık doğum gününde çok mutlu oldu. İlginç olan ise bir sürü hediye gelmesine rağmen hiçbirini umursamadı. Bir kısmını açsın diye verip bir kısmını sakladım ama açtığı hediyeler de hiç ilgisini çekmedi, sadece arkadaşlarıyla oynayıp eğlendiği için çok mutlu oldu. Aslında şu hediye ve oyuncak kabusu olmasa, hayat ne güzel olacak! Mesela hediyesiz doğum günleri olsa. O kadar büyük bir masraf ki ayda iki üç doğum gününe gidince hediye almak. Zaten bu sene sadece Tombi'nin arkadaşlarının doğum gününe gidiyoruz, Lokum'un anaokul arkadaşları doğum günü yapsalar da katılmıyorum. O yaş grubunun birşey anladığı yok doğum gününden, otursunlar oturdukları yerde. İşte böyle şimdilik, yazarım inşallah yakında!!!

 

10 Ekim 2015 Cumartesi

Doğum Günü Partisi Dediğin...

Tombi inşallah, sağlıkla, mutlulukla Kasım ayında 4 yaşına girecek. Ve ben buraya döndüğümüzden beri okuldaki arkadaşlarını davet etme suretiyle bir doğum günü partisi yapsam mı diye düşünüyorum. Maddi olarak burada bir parti yapmak çok kazık, ya kimse gelmezse ve mal gibi kalırsak, gelenlere hiç sempatik parti sahibi rolü yapasım yok, okuldaki anneler bence süper geyik gibi nedenlerle bir tarafım 'Yapma ne uğraşacaksın, kutlayın evde gitsin' diyor. Sosyalleşebilir miyim gerçekten, eğlenceli bir parti organize edebilir miyim, ben de o süper mutlu parti sahibesi annelerden biri olabilir miyim gibi sevimli sorular ise 'Yap da gör bakalım' diyor ve ben bunları düşünürken neredeyse her hafta sonu bir doğum günü organizasyonuna gidiyoruz. Bana kalsa gitmem ama çocukları mahrum etmek istemiyorum, ne bileyim ben iyiden iyiye antisosyal oldum diye onların da öyle olmalarına gerek yok di mi ama?

Ve bu partilerdeki problem, eğer sınıftaki annelerden herhangi biriyle muhabbetiniz yoksa, partiyi mal gibi dikilerek geçirmek zorunda kalmanız. Eğer size eşlik edecek kadar harika bir kocanız varsa o zaman problem yok. Onunla muhabbet edebilir ve gelen geçene tatlı tatlı gülümseyebilirsiniz. Benim kocam çocukların doğum günü partilerine katılmadığı gibi bir de benim sosyal becerilerim oldukça zayıf. Mesela bugün sempatik bulduğum Hintli bir anneye, 'Selam, nasılsın filan' dedim, o da bana dedi. Sonra 'Nerelisiniz?' diye sorduk karşılıklı ve hop muhabbet bitti. İkimiz yanyana dikilmeye başladık. 'Demek ki herkes benim gibi, başka bir dilde, ortak konu olmadan muhabbet zor' diye düşündüm ve fakat 10 dakika sonra Hintli arkadaşımızı başka bir anneyle hararetli bir şekilde sohbet ederken gördüm. Partinin sonunda birbirlerine arkadaşlık kolyelerinin parçalarını bile vermiş olabilirler, o derece muhabbet ettiler. Bense çocukları izleyip, pasta kesilmesi sırasında oğlumu kameraya kaydettim ve bir Allah'ın kuluyla tek kelime konuşmadım. Hayır ne hakkında konuşayım, valla konuşacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Geçen hafta bir de Garmin'in eski bir arkadaşının doğum gününe gittik. Yani bugünkü parti tuz biber oldu. Geçen haftaki partide izleyecek ya da kameraya kaydedecek çocuk da yoktu ortalıkta. Bütün gece yüksek bir sandalyenin tepesinde oturdum ve etrafa baktım. Diğer insanlar da gayet yakın mesafedeydiler, Türklerdi ve fakat ne diyeyim bu insanlara, "Naber, nasıl gidiyor? Ne iş yapıyorsun?" filan mı? Öyle oturdum, Garmin ise Türkçe, İngilizce sosyalleşmenin dibine vurdu. Sanki beni tanımıyor, yiyor, içiyor, konuşuyor. Allahtan erken kalktık! 

Yazının ana fikri; parti sevmiyorum, tanıdığım insanlar etraftaysa tamam ama öteki türlü beni davet etmeyin nolur ya, ciddi sıkılıyorum. 

8 Ekim 2015 Perşembe

Elit Eltimin Evi

Durduk yere gelmedi aklıma sevgili eltim; Tombi ile babası oyun parkına gitmişken, Lokum 3 set kusmanın üstüne uyumuşken, bu vakitte hem yemek yapıp hem evi toplamayı düşlerken ve dağınık evimize boş boş bakarken aklıma geliverdi. 

Dubai'ye dönmeden önceki son hafta sonu bizi kahvaltıya davet etti elit ve tek çocuklu eltim. Pırıl pırıl parlayan, etrafta en ufak bir ıvır zıvır olmayan, kahvaltı sofrası yüzde yetmiş hazırlanmış eve girdiğimizde, aynı kahvaltı bizim evde olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Bir kere bizim evde masa, tezgah vb her türlü düz yüzeyin üstü dolu; oyuncak olur bu, ilaç, defter, peçete, ıslak mendil, kirli çocuk giysisi, çanta, top. Şu an hem yazıyorum hem bakıyorum, hem kalkıp toplayayım diyorum, yok olacak gibi değil. Hayır bu eve taşınalı bir yıl oldu daha, nasıl bu hale getirdik anlamıyorum. Neyse, çocuğun odasına gittik, bizimkilerle. Sözkonusu çocuk 6 yaşında. Odasında çift kişilk yatak, masa sandalye ve bir dolap. Oda göz kamaştırıyor. 'Eeee napalım, ne oynayalım?' dedim. Çocuk yatağını kaldırdı. Baza tertemiz, masmavi, bez kutularla dolu, hepsinin içinde oyuncaklar gruplanmış. İçimden, belki de dışımdan 'Vay anasını' dedim. Sonra da kendimi, 'Şu ünlü fotoğraftaki anneyim ben canım' diyerek teselli ettim. Bilmeyenler için fotoğraf şöyle birşey; bir anne leş gibi, dağınık bir evin ortasında kucağında çocukla mutlu mutlu duruyor, ev işleri yerine çocuğumla mutlu mutlu oynuyorum havasında! Ben hayranlıkla çocuk odasına bakarken, eltimin karnı burnunda olması gereken kızkardeşi geldi. Neredeyse 9 aylık hamile olmasına rağmen, karnı 5 aylık görünümünde olan sevgili kardeş, benim en özel davete giymeyi beceremeyeceğim şıklıkta giyinmiş süslenmişti. Kolyesi, yüzüğü, ruju, rimeli eksik değildi. Evin derli toplu olmasının üzerine, havalı hamile ekstra sinirlerimi bozdu. Ezik miyim neyim düşünmeye başladım. 'Sanane milletin derli toplu, pırıl pırıl evinden, kilo almadan geçen hamileliğinden,' diyerek kendimi teskin etmeye çalışarak tuvalete girdim ve yine dehşete kapıldım! Tuvalette her taraf minik, kokulu sabunlar, midye kabukları, renkli taşlar vb ile süslenmişti. Lavabonun kenarındaki küçük bir havuzdan yapma kuşlar su içiyordu ve bu evde 6 yaşında, gayet de mutlu görünen bir çocuk yaşıyordu.

Kahvaltı kısmı süper geyik geçti. Eltim benim en az 3 saatte toplayacağım masayı ve mutfağı 20 dakikada topladı. Acaba gizli bir sihirli değneği mi vardı? Sonra sözkonusu eve yeni taşındıkları için bize evi gezdirdi kendileri. Açık giyinme odalarındaki rafları ve raflardaki milimetrik hizayla dizilmiş tshirtleri ve pantolonları görünce ağlamak istedim. Ne güzeldi herşey; etrafta ıvır zıvır yok, dağınıklık yok, harika dolaplar var. Eltim de harika görünüyor, çocuk da mutlu. 

Ziyaretimiz sona erdiğinde gider gitmez Dubai'deki evi toplama hedefine odaklandım. Umutlu ve pozitiftim. Ikea'dan güzel kutular alacaktım, evi çiçek gibi yapacaktım. Her tarafa renki taşlar ve kokular koyacaktım. Bizim de özgürce su içen, yapma kuşlarımız olacaktı...Fakat geldikten sonra enerjim sanırım sıcaktan buharlaştı, herşey olduğu gibi kaldı. Hayır dağınıklıkla mutlu olmuyorsan, kalk topla, yok toplamıyorsan tadını çıkar, milletin derli toplu evini diline, yazına dolama diyor ve kendime ve aileme mutlu hafta sonları diliyorum.