Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2025 Salı

Hediye

Hediye

Ben doğum günlerini ve tabi özellikle doğum günümü çok önemsememe rağmen neden her sene saçma sapan bir şekilde geçiyor? En yakınlarım bile nasıl oluyor da abuk sabuk hediyeler almayı başarıyor? Benim neyi sevebileceğimi tahmin etmek bu kadar zor mu? Otuz yıllık, en yakın arkadaşımın geçtiğimiz Cumartesi bir pasta ve mum üfleme eşliğind bana sunduğu süper saçma hediyesinin ardından, yaklaşık bir yıldır bir şeyler sorduğum Chat GPT'ye "Bana bir doğum günü hediyesi alacak olsan, ne alırdın?" diye sordum. Valla verdiği cevaplar paralelinde beni otuz yıllık arkadaşımdan,  yirmi yıllık kocamdan ve kırk sekiz yıllık ailemden daha iyi tanımış. İlginç! Ve tabi üzücü.


Hayali Fotoğraf

"Doğum günlerini kim sevmez ki?" diye düşünürdüm çocukluğumda. Doğum günüm okullar tatile girip herkes tatile gittikten sonra olmasına, hemen her seferinde son anda alınan bir pastayla kutlanmasına ve genelde hediyelerin annem, babam ve ablam tarafından öpücük ya da yeni bir kitap olarak sunulmasına rağmen severdim doğduğum günü. 




Büyüdükçe doğum günüme daha fazla önem vermeye ve daha fazla hayal kırıklığına uğramaya başladım. Ne bekliyordum acaba? Mesela ilkokul, ortaokul zamanında; kocaman bir pasta, arkadaşlar, hediye olarak hep istediğim lahana bebek, birkaç peluş oyuncak ve çeşit çeşit roman ile renkli kalemler. Lise yıllarında arkadaşlarla bir hamburgecide kutlama, hediye olarak Levi's kot ya da Benetton kazak, takı ve yine romanlar, büyüklerin okuduğu romanlar artık. Üniversite ve sonrasında bir doğum günü aileyle evde, bir doğum günü arkadaşlarla ve sevgiliyle dışarıda. Sevgili mutlaka şahane bir takı alıyor ama o da ne? Sevgili ve geleceğin kocası doğum günlerini iplemiyor. Evlilik öncesi, gönlüm olsun diye kötü hediyelerle (mesela o dönem gömlek giymeyi sevmeyen bana gidip bir mürebbiye gömleği alıyor) ve büyük bir coşkuyla kutluyor doğum günümü. Sonraki yıllarda "Para versem sen ne istiyorsan alsan" ya da "Son aldıkların sana doğum günü hediyem" olsun gibi boşanma sebebi olabilecek cümleler kuruyor. Ben bazı yıllar berbat doğum günlerinden bir şekilde keyif alıp, her şeyin olumlu tarafını görürken, bazı yıllar hediyeleri sahiplerinin kafasına fırlatıp hepsini kovasım, sonra da bütün pasatıyı tek başıma yiyesim geliyor. Yapmıyorum tabi.

Artık yıllar sonra, annem mesela "Doğum gününde ne yapalım?" dediğinde, "Boşver ya, bir pasta yeriz yeter" deyip, elime tutuşturduğu paraya ya da hediye paketi bile yapılmamış bijuteri küpesine teşekkür ediyorum içtenlikle. Ablam üstüme üç beden büyük bir tshirtü hediye olarak verdiğinde "Aaaa taytların üstüne harika olur" diyebiliyorum, Garmin "Son sipariş verdiğin on tane kitap da benim hediyem olsun" dediğinde "Süper" diyorum. Ve en yakın arkadaşımın hediyesinin saçmalığından nutkum tutulsa da "Hiç böyle bir elbisem yoktu, harika" deyip sarılıyorum arkadaşıma. Sonra hepsine gülümseyerek bakıp "Çok teşekkür ederim, tam hayal ettiğim gibi bir gün oldu" diyorum ve ekliyorum "Doğum günlerini kim sevmez ki?"


İki Kutu / İki Şehir

İkisi de doğduğu şehre dönmeye karar verip, Londra'da Heathrow Havaalanı'nda son kez sımsıkı sarılıp ayrıldıklarında, 26 yaşındalardı. 2000 yılına 2 yıl, Sara'nın hamile olduğunu fark etmesine 2 ay vardı. Sara Beyrut uçağına, Jo Bergen uçağına bindi 2 Temmuz 1998'de hem bedenen, hem kalben uzaklaştılar birbirlerinden. Üç yıl süren, güzel bir ilişki yaşamışlardı ama farklı hayalleri, farklı beklentileri vardı hayattan. 


Sara Mart ayında oğlunu kucağına aldığında ismini Jo koyup koymamakta kararsız kaldı. Sonra aile evine gönderdiği mektupları cevapsız bırakan ve ne yapıp etse bir türlü ulaşamadığı bir adamın, çocuğunun babası olsa da adını koymamaya karar verdi. Adam olacaktı oğlunun adını. Babasının o doğmadan öldüğünü söyleyecekti. Belki de cidden ölmüştü Jo. Ayrılırken birbirlerine mektup yazmaya, habersiz bırakmamaya söz vermişlerdi. Şimdi o yaşlarda olsalar, mutlaka bir instagram hesabı olurdu Jo'nun ve oradan ulaşırdı cep telefonundan ulaşamazsa. Nerede yaşadığına, çalıştığına dair tüm bilgilere bir tıkla ulaşırdı. Ama o zaman böyle bir şansı olmamıştı. Bergen'e, verdiği adrese gitmeyi düşünmüştü ama hem çocuk hem iş güç, fırsatı olmamıştı. Sonra bir gün Google'a yazmıştı "Jo Lambert", bir sürü insan çıkmıştı dünyanın dört bir yanından, "Jo Lambert Bergen" yazdı, yine aynı. Fotoğraflı sonuçlara baktı, hiçbiri değildi. Ya da belki 30 kilo almış ve kel bir adamdı, tanımayabilirdi. Ara sıra Google aramalarına dönse de, Jo'yu bulamadı. Oğlu büyüdü, üvey babasını babası bildi. 


Deniz kokusu ona Sara'yı hatırlattığında Jo karısıyla tatildeydi. Tekne etrafa kesif bir mazot kokusu yayarak Ege koylarında dolaşırken, Sara aklından çıkmadı. Şimdi, yıllar sonra onu düşünmek hem saçma hem anlamsızdı. Ne kadar çok mektup yazmıştı ona Sara. O dönem mektupları ne kadar da canını sıkmıştı! O dönem kendi kendine "Nereden biliyorum benim çocuğun babası olduğunu? Belki o arada biriyle yattı!" diye düşünüp, sessizliğini haklı çıkartmaya çalışmıştı. Şimdi ise bir çocuğu olma ihtimali içini ısıtıyordu. En son mektubunda bir oğlu olduğunu yazmıştı. 34 yaşında olmalıydı. Sara'yı Google hayatlarına girdikten sonra ara sıra internette aramış ama izini bile bulamamıştı. Belki evlenmiş ve soyadını değiştirmişti. Sessizliğinin kötülüğünün, karanlığının o zaman da farkındaydı ama o yaşamak, özgür olmak istemişti. Baba olmak, bir çocuk büyütmek hayallerinin, hedeflerinin arasında değildi. Şu ana kadar çocuk sahibi olmayı düşünmemişti bile. 60 yaşında, vücudu ve yazarlık kariyeri sekteye uğrayabilir korkusuyla hiçbir zaman çocuk istememiş karısına baktı. Saçları her zaman karman çorman, her yemeği büyük bir iştahla ve keyifl yiyen, öğrenmeye tutkulu, başladığı her işi bir noktada yarım bırakan Sara'dan ne kadar da farklıydı. 'Boşver, düşünme bunları' dedi kendine yıllar önce söylediği gibi.


Gün Sonu

İki blok var, onlarda yazan kelimeleri kullanarak hikaye yazıyorsun. Bugünün görevlerinden biri buydu. İki Kutu / İki Şehir bu sistemle yazmaya çalıştığım hikaye. Çok sıkıldım, yazamadım ve çok yedim bugün. Sıkıntıdan yedim. Yediğim için sıkıldım. Her şey sıkıyor. Mesela çocukları almaya giderken giydiğim şort sıkıyor, ev sıkıyor. Cam açamadığım bu aşırı sıcak hava, çocukların hiçbir yemeği beğenmemesi sıkıyor. Evin dağınıklığı, şu an çocuklar yemek yerken, yazmaya çalıştığım masanın dağınıklığı sıkıyor. Tabi yazmak isteyen her şartta yazar. Offf bilmiyorum, bugün gergin ve sıkıntılı bir gün. Kime neyse....

1 Eylül 2025 Pazartesi

Isınma / Fotoğraf / Hikaye / Kutular




Isınma

Yeni bir şey deniyorum. Çocukları okula bırakıp eve geldikten sonra, ev ve yemek işlerine dalmak yerine, yazacağım, yazmayı hedefliyorum, yazıyorum. Evren duy beni! Sanal Yazıevi'nin yazma ayı dahilinde, tabiki geriden gelerek, oradaki yazma aktivitelerini burada yapacağım. Böylece "Aman yazdıklarımı biri okursa ya bilgisayardan" gibi korkular ortadan kalkmış olacak. Bu yazma çalışmasını sanırım iki üç sene önce de yapmıştım, iyi gelmişti, bir ürün ortaya çıkaramamıştım. Şu anda da, saati ayarladım; 5 dakika aklıma ne gelirse yazıyorum. Kadınlara yapılanlara, kadınların yaşadıklarına ve kadın oldukları için yaşayamadıklarına acayip öfkeliyim. Öfkemle evde oturuyorum. Patır patır ortadan kaldırıyorlar kadınları. Ne biçim bir dünya bu böyle, gerçekten! Ve insanlar neden/nasıl bu kadar kötü kalpli olabiliyor? Bir kadın seni sevmiyorsa ve istemiyorsa, devam et yoluna, kimseyi öldürmeden! Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, di mi? Gözüm telefonun alarmında yazarken, çaldı alarm. Isınma bu kadar, diğer göreve geçiyorum. 


Fotoğrafa Bakarak Yazma

Burayı temizlemek zor olacak. Her taraf toz içinde, örümcek ağları her yeri kaplamış. Gelen temizlikçi, pencerenin önünde dikilmiş iş gömleğinin düğmelerini iliklemeye çalışıyor, inşallah başarır da evi temizlemeye başlarız. Ya da çıkıp gitsem tam şu an, ne olur? Arar mı beni? "Dilini bilmediği bir ülkede nereye gidecek, aptal!" mı der arkamdan? Ya da "Kötü haber çabuk duyulur, başına bir şey gelmemiştir de, evi niye bu halde bırakmış? Yarın eşyalar gelecekti" diye mi düşünür? Zaten gidemeyeceğime göre bir yere, temizlikçi hala gömleğinin düğmesiyle boğuşurken, odaya yayılmış sandalyeleri tek tek kapının önüne çıkarmaya başlıyorum. Halılar da gitmeli. Her şey ne kadar da bakımsız. Camları açıyorum. Buz gibi hava içeri giriyor. Kadın dönüp deliymişim gibi bana bakıyor. Rusça bir şeyler söylüyor. Büyük olasılıkla "Camı kapayın, hasta olursunuz" diyordur. Ben de ona Türkçe "Amaaaan sen de artık şu düğmeyi hallet de işe başlayalım" diyorum. 


Tahmin ettiğimden daha becerikli ve çalışkan çıkıyor temizlikçi. Fırçayla öne tüm örümcek ağlarını temizliyor. El kol hareketleriyle evde kalan eski püskü eşyaları nereye taşımam gerektiğini gösteriyor. Ben hamal olarak çalışıyorum bütün gün. O ise süpürüyor, siliyor, ovuyor, bir dakika durmuyor. Türk temizlikçilerine benzemiyor. Ne yiyor içiyor, ne de sohbet ediyor. Fakat ne yaparsa yapsın, evi ışıl ışıl yapsa da, evin karanlık hissi değişmiyor. Hava kararırken, gömleğini ve bol pantolonunu çıkarıp, elini yüzünü güzelce temizleyip, şık bir pantolon ve kazak giyiyor. Dudağına pembe bir ruj sürüp, üzerleri kahverengi lekelerle kaplı elleriyle saçlarını kabartıyor. Zarif bir şekilde bana başıyla selam verip, şöyle bir gözlerini gezdiriyor evin içinde. Yaptığı işten mutlu. Gülümsüyorum, iki elimi birleştirip, Budist rahipler gibi eğiliyorum önünde teşekkür etmek için. Kıkırdıyor ve minik, sert adımlarla çıkıyor evden. Kapanan sokak kapısına sırtımı dayayıp, filmlerdeki gibi gülümseyerek eve bakıp, kocamla yaşayacağımız güzel günlerin hayalini kurmak isterdim. Sırtımı yaslıyorum kapıya, yorgunum, hayal filan kurmak istemiyorum. Sadece aydınlık, neşeli, taze bir eve tek başıma yerleşmek ve yaşamak istiyorum.


Hikaye

Hayatında ilk kez uçağı kaçırdı. Ve bunu, bir işaret olarak yorumladı; büyük olasılıkla uçak düşecekti ve o sonradan nasıl da uçağı kaçırdığının hikayesini haber programlarına anlatacaktı. Acaba uçağı kaçıran bir tek ben miyim diye şöyle bir etrafına bakınırken, başka bir kadının da onunla aynı durumda olduğunu fark etti. Kadın hızlı adımlarla görevlilere doğru yürürken, Ceylan kaderine gülümseyerek havaalanından çıktı. Çıkar çıkmaz kocasını aradı. Telefonu kapalıydı. 'İlginç' diye düşünerek, patronunu aradı. "Selim bey merhaba, ben uçağı kaçırdım da. Ofise mi döneyim yoksa eve geçebilir miyim diye size sormak istedim." der demez Selim bey "Ne ofisi ne evi, senin Amsterdam uçağında olman gerekmiyor mu?" diye hırladı. Uçağı kaçırdığını söylediği anda "O zaman hemen bir sonraki uçağa bin, toplantı zaten yarın sabah. Niye bunu düşünemiyorsun Ceylan? Sanki yeni başladın işe" deyip kapattı telefonu. Ceylan uçağın düşme ihtimalinden Selim bey hıyarına bahsedemediği için huysuz, uçağa binmek zorunda kaldığı için gergin ve bir başka hıyar olan işsiz kocası telefonu açmadığı için tıpış tıpış havaalanına geri döndü. Beş saat sonraki uçağa bilet alıp beklemeye başladı, gelen geçenleri izleyerek. Aynı uçağı kaçırdığını tahmin ettiği diğer kadın da biraz ileride oturmuş Starbucks kahvesi eşliğinde, Saka Kuşu adlı, Ceylan'ın da çok sevdiği romanı okuyordu. 'Ne kadar da mutlu ve keyifli gözüküyor, kesin evli değil ve Selim bey gibi bir patronu da yok" diye düşündü. Havaalanının içindeki kitapçıya gidip biraz oyalandı, kendine Sally Rooney'nin son romanını aldı. Keyfi biraz yerine gelmişti. Belki uçak düşmez, belki Ted Lasso'daki kulüp patronu kadın gibi hayatının aşkıyla Hollanda'da karşılaşırdı. 'Evliyim yaw ben, kafalara gel' diyerek kendi kendine gülümsedi. Biraz kitap, biraz sandviç ve kahve, biraz parfüm koklama, uçakta içmek üzere son bir Starbucks Americanosu derken, uçağa binmek üzere kuyruğa girdi. Diğer kadın da kuyruktaydı, etraftaki erkeklere alıcı gözle bakar bir hale vardı. 'Kesin bekar ve belasını arıyor' diye düşündü Ceylan kendi kendine. Bekar olmayı o kadar isterdi ki şu an. Tek başına, horlama sesi olmadan geniş bir yatakta uyumayı, sadece kendi çamaşırlarını yıkamayı, her akşam hafif yemekler yemeyi... Evli olmayanlar da biriyle uyumayı hayal ediyorlardı herhalde. Ceylan bunları düşünürken, çok yakışıklı bir adam diğer kadının çantasından düşürdüğü paketi ona uzatıyordu ve aralarında bir sohbet başlamıştı. 'İşe bak, belki de kadın diğer uçağı kaçırmasaydı bu adamla karşılaşmayacaktı. Gerçi ne olacağını belli olmaz ama.. Ben uçak düşmesin diye dua etsem daha iyi olacak' diye kendi kendine saçmalarken, biri tam yanına gelip koluna dokundu hafifçe ve "Hola" dedi. Dondu Ceylan, gözlerini ayırmadan karşısındaki adama bakıyordu. "Javi" ismi zorlukla çıktı ağzından, "Yes" dedi kocaman gülümseyerek, sonra da sımsıkı sarıldı Ceylan'a. Ceylan gece 23:00 Amsterdam uçağını da kaçırdı. Bir günde iki uçağı kaçırarak, havaalanı istatistiklerine girmeyi garantiledi ve yıllardır arayıp bulamadığı, özlediği, çoğu zaman unuttuğu ama hep aklının bir kenarında duran Javi ile havaalanından elele bir kez daha çıktı. Bu sefer gülümsüyordu.


Kutular

Londra'da en çok özlediği şey, İstanbul'da oturduğu evin salon camının önündeki portakal ağacının kokusuydu. Burada her yer lağım kokuyordu. 37 yaşında  ani bir kararla taşınmıştı Londra'ya ve şimdi 38 yaşına girmesine birkaç gün kala saçma sapan şeyler hatırlıyordu geçmişinden. Mesela 9 yaşında okulda unutulduğu günü, 17 yaşında ilk defa bir otel odasında tek başına geçirdiği geceyi, anneannesinin evindeki Afgan kilimini, yüzü hep asık anneannesinin yaptığı mantının sosunun acı tadını, okuldan eve gelir gelmez, mutfakta tek başına oturup yediği çikolataların tadını. Bayramlarda annesinin her şey muhteşemmiş gibi göstermek için aldığı ve sadece birkaç kere giydikten sonra ayağına küçülen ayakkabılar ile saçma sapan renklerdeki çoraplar. Nedense annesinin aklına güzel bir elbise almak gelmezdi, illa ayakkabı ve çorap. Önce trene sonra otobüse binerek gidilen İstanbul'dan çok uzaktaki babaanne evi. Babaanne var ama baba hiç yok. Babaannenin her tarafı sarı şehrindeki taş evinin pencelerinde uçuşan pencereler, dar sokaklarda genç halayla elele çarşıya yürüdükleri, dondurma yerken, gözleri masmavi gökyüzündeki uçurtmalara takılırdı. Sonra halayla akşam yemeği için taş eve dönerlerdi. Annesi gitmiş olurdu çoktan, bir güle güle demeden. Şimdi tek başına, dondurma yok, ıssız ara sokaklar da... Gri bir gökyüzünün altında, yalnız, mutsuz ve neredeyse 38 yaşında.

3 Mart 2025 Pazartesi

Yoksa bu 3. hafta mı?

İlk olarak sırtıma, pıt pıt dokunup kendimi tebrik ediyorum. Her Pazartesi yazma kararımı uyguluyorum, çok şükür! Yeşim Cimcöz'ün her hafta mail kutuma gelen, "Haftalık Atıştırmalar"ını okumak da beni motive ediyor. 'O yazmış, ben de yazayım' diyorum ve öyle de güzel yazıyor ki. Onun yazdıklarında; benim yazdıklarımın aksine bir konu bütünlüğü, faydalı video linkleri var. Belki ben de bir gün o seviyeye ulaşırım. Ama yazmaya ya da herhangi bir şeyi düzenli yapmaya devam etmek istiyorsak napıyoruz? Kendimizi kimseyle karşılaştırmıyoruz ve yapmak istediğimiz şeyi yapmaya devam ediyoruz!


Geçen hafta olmadı bence; iyi pişmedi, yeterince kabarmadı, lezzetsizdi, bir şey eksikti ya da gezegenler de, belki ay da bir gariplik vardı. Pazartesi gününe, yılda sadece bir iki kere yağmur yağan ama yağdı mı sağlam yağan ve hayatı felç eden bir yağmur ihitmaliyle yani kara bulutlarla başladık. Mesela atıyorum Ankara'da kara bulut görsen, dersin ki 'yağmur yağacak', yanına şemsiyeni alırsın vb. Burada kara bulut gördün mü tedirgin bir bekleyiş başlıyor çünkü bir saat sonra güneş de çıkabilir ya da birden çılgınca yağmur da yağabilir. Tüm yıl sıcak olan ve yağışsız bir iklimde yaşayınca insan yağmurdan korkar oluyor. Çocukların okulunda -tabiki açık havada- organizasyon olmasa çok da takmazdım ama Pazartesi ve Salı günleri bulutlar, aaa biraz yağdı, rüzgar mı şiddetlendi, ya çok yağarsa stresiyle geçti. Organizasyon günü bulutsuz ama serindi hava. Organizasyon da iyi geçti ama tüm gün ayakta, müzikler, yemekler, binlerce çocuğa yemek servisi derken yorucu geçti. Çocuklarla okul bitiminde eve geldik, hayalim dışarıdan yemek siparişi vermek, ayaklarımı uzatıp yatmak, çocuklar yatınca da dondurma kaşıklamaktı bir dizi karşısında, tercihen "Bad Sisters". Fakat Tombi boğazım ağrıyor dedi, Lokum dışarıdan yemek istemedi. Ben bir şeyler pişirmek için debelenmeye başladım, Tombi'nin boğazına sprey sıktım, bir baktım çamaşır sepeti dolu, haydi hop çamaşır, her taraf kedi tüyü, yemek pişerken bir de evi süpüreyim derken, yemek yiyebildik ve çocukları erkenden yatırdım. Dondurma yemek yerine akşamı "Nolur Tombi iyileşsin" diyerek geçirdim. Sabah okul için kalktığımızda Tombi kusmaya başlado. Garmin onu hastaneye, ben Lokum'u okula götürdüm. Bir gece iki gün hastane ardından Cumartesi rutine döndük. Tombi çok şükür toparladı.


Bu kaotik günlere Alexander McCull Smith kitapları eşlik etmeye devam etti. "The Right Attitude of Rain" den sonra "The Novel Habits of Happiness"a başladım ve bitirdim. 13 kitaptan oluşan Isabel Dalhousie serisini, sırayla okumayı çok isterdim ama kitaplar ingilizce olduğu için pahalı ve hepsi de kolay bulunmuyor. Burada ikinci el kitap satan bir dükkan var, oradan bulursam alıyorum Alexander McCull Smith romanlarını ve sıraya filan bakmadan okuyorum. Bu arada çok kitap yazmış Alexander bey, insan kıskanıyor. Dün de Nick Hornby'nin "High Fidelity" adlı romanına başladım. Anlatıcı 35 yaşında bir erkek olduğu için pek hoşuma gitmedi. Galiba erkeklerin bakış açısı hoşuma gitmiyor ya da bu kitaptaki adamın bakış açısı, emin olamıyorum. Aslında Nick Hornby romanlarını seviyorum, mesela "Juliet Naked", "State of the Union", "Just Like You" gayet tatlı romanlar. Bazı romanları filme ve diziye de uyarlanmış ama "High Fidelity" olmamış sanki, belki ilk romanı olduğu için. Bıraksam mı bitirsem mi diye düşünüyorum ama sanırım bitireceğim.


Dizilere de devam ettim; "Bad Sisters" cidden çok iyi her anlamda; hikaye, görüntüler, oyuncular; hepsi on numara. "Schitt's Creek" ise bir çeşit terapi gibi; durmadan izleyebilirim ama kendimi kontrol ediyorum. "White Lotus" son sezonun ikinci bölümünü de izledim. Yok akmıyor, açılamıyor gizemler, olaylar ama izlerim vaktim olursa. 


Yazdım ama bakın toparlayamıyorum, kopukluklar var, olmadı sanki ama devam. Bu hafta sağlıklı, sakin, huzurlu, neşeli geçsin inşallah. Aklıma yapacak yemek gelsin ve yaptığım yemekler lezzetli olsun. Çamaşırlar birikmesin, kimse cebinde kağıt mendil unutmasın. Geceyarısına kadar dizi izleyip uykusuz kalmayayım. Otopark girişine, yaya kaldırımına arabasını park edip, markete giren insan görünümlü yaratıklar Allah'a yakın insanlara uzak olsun. Pratik, becerikli bir insan olayım bu hafta, Alexander McCull Smith gibi seri seri roman yazma perileri omzuma konsun, hatta sırtıma çıkıp bana zorla yazdırsın. Herkes ama herkes için ya da şöylesi daha iyi; iyi niyetli, yumuşacık kalpli, hayalperest insanlar için her gün güzel olsun.

24 Şubat 2025 Pazartesi

Devam

 Sabahtan beri, oturup yazacağım, hiç de canım istemiyor. Motivasyonum yok. Kendi kendime "Eylem motivasyondan önce gelir" diye tekrarlayıp durdum bütün gün, belki de işe yaradı. 

Geçen hafta, neler yaptım diye düşünüyorum. Hatırladıklarım şöyle; 'Divorce' adlı diziyi bitirdim. Bence boşanmayı, aşk, çocuk, arkadaş ile ilişkileri çok güzel ve gerçekçi bir şekilde anlatmış. Dizinin, bana göre, en sinir bozucu tarafı, Sarah Jessica Parker'ın başrollerden biri olması. Sanki sadece ismini değiştirip "Sex and the City"den "Divorce"a geçivermiş. Bir de giysileri eskisi gibi değil ama dizideki elli yaşına merdiven dayamış, iki ergen çocuklu bir kadının giyebileceği şeyleri de giymiyor. Aynı sinir bozucu mimikler, aynı seke seke yürüyüş, saçlarını atma şekli, ellerini kullanışı hepsi Carrie ile aynı. Giysileri evet Carrie'ninki gibi çılgın değil ama bana sorarsanız, dizideki karakterin hayatı o giysilerle eşleşmiyor. Boşanma arifesinde, iki çocuklu, çalışan, işe gitmek için epey bir yol kateden bir kadın öyle giyinemez! Ve insan hiç yaşlanmaz mı???? Diziyi izlerken birkaç kere Sarah Jessica Parker'ın yaşına baktım, cevap her defasında aynıydı: 60!!!! Ama ben inanmak istemedim. Cildi, vücudu, saçları o kadar süper gözüküyor ki, insan inanamıyor. Yaş almaya karşı girişilen savaş, gerçekten zorlu birksavaş; spor yapacaksın, ağırlık kaldıracaksın, mobilite ve esnemeyi de pas geçmeyeceksin, düzenli cilt bakımı yapman ve yaptırman gerek, saçların dökülmeyecek, cildin kırışmayacak, donuklaşmayacak, sarkmayacaksın, daha neler neler. Maddi ve manevi zor bir süreç. Ve maalesef zenginlerin girişebileceği bir savaş bu. Evet evde spor yapılabilir, beslenmeye dikkat edilebilir, kremler, serumlar, maskeler kullanılabilir ama Sarah Jessica Parker'ı görünce, parası olanların başka bir şeyler yaptığını düşünüyor insan. Sinir bozucu, en azından benim için! Dizi güzel ama izleyin. Sonra "White Lotus"un ilk bölümünü izledim, sanki pek sarmadı ama belki açılır sonradan. Ardından da "Bad Sisters" başladım. Bayağı güzel, bir kere dizideki kadın, erkek tüm oyuncular gayet gerçekçi, ne bileyim en basitinden alınlarında kırışıklıklar var, fit değiller. Mesela üç çocuklu bir anne karakteri var; evi o kadar kaotik bir haldeki, 'işte dedim bizim ev', iyi geldi. Bir de, bir arkadaşımın önerisiyle "Schitt's Creek" bir diziye şöyle bir baktım, bayağı çılgın ve güzel bir dizi. Arabada çocukları beklerken izlerim. Bunları yazarken, 'Amma çok şey izlemişim' diye düşünüyorum ve dehşete kapılıyorum. Belki Sarah Jessica Parker dizi izleyeceğine spor yapıp, sağlıklı yemekler pişirdiği için böyle gözüküyordur ama şahsen ben, kanepede bir saat uzanıp bir şey izleyince dinleniyorum ya da arabada bir saat çocuklardan birinin aktivitesinden çıkmasını beklerken "White Lotus" izleyince vakit daha çabuk geçiyor.


Geçen hafta diziler dışında kitap da okudum. Muhteşem "Gizli Tarih"ten sonra -bence Donna Tart daha çok roman yazmalı çünkü üç romanından sadece bir tane kaldı okumadığım- Matt Haig'in "Zamanı Durdurmanın Yolları" adlı romanına başladım, bayağı da bir okudum ama "Gizli Tarih" gibi muhteşem bir romandan sonra olmadı, uymadı. Ben de sevgili Alexander McCull Smith'in "The Right Attitude to Rain" adlı romanına başladım ve bitirdim. Alexander McCull Smith'in romanlarını, tek kelimeyle anlatacak olsam, 'tatlı' derim. Karakterler iyi kalpli, düşünceli, nazik. Basit hayatların, minik sorunların, sıradan olayların anlatıldığı, gerçekten insana iyi gelen romanlar. Ben çok seviyorum ve her okuyuşumda, Edinburgh'ta yaşamak istiyorum. Belki bir gün!


Bazı haftalar ev işlerinde, iyi bir ritm yakalıyorum. Mesela yemek planlamam mantıklı oluyor, çamaşır yıkama, katlama, evi süpürme, toplama gibi işler bir bakıyorum son derece iyi bir rutinde ve kendime gün içinde dinlenecek zaman ayırabiliyorum. Bu, itiraf etmem gerekirse, nadir oluyor. Geçen hafta, bu anlamda iyi bir hafta değildi. Salı sabahı, bir arkadaşımla buluştum, eve 10 gibi döndüm, koşturmak zorunda kaldım ama çok sorun olmadı. Çarşamba sabahı aslında çok da keyif almadığım bir arkadaş grubuyla gereğinden fazla vakit geçirdim ve sonrası yokuş aşağı; evi süpüremedim, pratik olsun diye saçma sapan yemekler yaptım, evi toplayamadım, çamaşırlar birikti. Hafta sonu da hep bir organizasyon vardı. Cumartesi günü Lokum'la sabah 9'da evden çıktık, geri döndüğümüzde saat 5'ti, Pazar da günü de 3 kere evden çıktım ve geldim, aralarda yemek yaptım, evi süpürdüm, eve son girişim akşam 8'di ve tek isteğim derin derin uyumaktı ama olmadı maalesef. Bu hafta da biraz kaotik başladı ve öyle de gidecek gibi gözüküyor. Çocukların okul organizasyonları ve onların koşturmacaları var. Ama ne diyoruz, sağlık olsun ve herkes için güzel bir hafta olsun.  

17 Şubat 2025 Pazartesi

Gaza Geldim

 Yeşim Cimcöz'ün her hafta mail kutuma gelen "Haftalık Atıştırmalar" adlı mailini görüyor, silmiyor ama okumuyordum da... Bugün mutfak mesaimi kısmen bitirmiş, kahvaltımı etmiş, masada telefonuma bakıp soğuk kahvemi içerken, son gönderdiği yazıyı okudum. Çok hoşuma gitti. Öncekileri de okuyacağım. Yazı gerçekten büyülü bir şey, biri bir şeyler yazıyor ve o hop bir şekilde, yazan insanı tanımasan da ve birbirinden dünyalar kadar farklı hayatlarınız olsa da, kalbine dokunuveriyor. Ve -bunu aslında kendime söylüyorum- yazmak istiyorsan yazacaksın, koşmak istiyorsan koşacaksın, dans etmek istiyorsan dans edeceksin; alkışlara, onaya, ödüllere, gülümsemelere ihtiyaç yok! 


Yazma örneğinde ne yazmak istiyorum, iyi yazıyor muyum, ya kimse beğenmezse gibi düşüncelerden de uzak durmak gerek, yeni yeni öğreniyorum. Elizabeth Gİlbert'in "Big Magic" adlı kitabı, yazma konusunda gaza gelmek için çok değerli. Yavaş yavaş, sindire sindire okuyorum diyemeyeceğim; kaça kaça, kitabı görmezden gele gele okuyorum çünkü yazmaktan, kötü yazmaktan korkuyorum. Aslında önemli olan tek şey yazmayı sevmem. Elizabeth abla sayesinde, yavaş da olsa, bunu kabul etmeye ve harekete geçmeye çalışıyorum. 



İnsanoğlunun laneti, bence, ne yapacağını bilmek ama harekete geçmemek. Mesela hepimiz fiziksel hareketin, insan bedenine iyi geldiğini biliyoruz ama türlü bahanelerle hareket etmiyoruz. Hermann Hesse "Zamanın mı yok, hevesin mi?" demiş, bir yerlerde okudum. Fakat bu cümle bir tokat gibi patladı yüzümde. Yapmam gerektiği halde yapmadığım her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ve birkaç günü kendime sürekli sordum; zaman mı heves mi? Cevap çok basit aslında ama insan kendine bile dürüst olmaktan kaçıyor. Bir de şöyle bir gerçek var, bir şeyi gerçekten istiyorsan o zamanı buluyorsun. Mesela; kolay, aslında bizi tüketen şeylere çok kolay zaman bulabiliyoruz. Kanepede yatıp saatlerce dizi izleyebiliyorum bazen, sonra da 'Nasıl yazayım ben? Bütün gün çocukların peşindeyim, bir de üstüne yemek, temizlik, şoförlük...' diyebiliyorum.


Her gün, üç dört satırlık, gün özetleri yazmayı düşünüyorum. Yazsam mükemmel olur, bence. Dönüp okur, gülerim ya da üzülürüm. Ya da bu sabah olduğu gibi, 'Geçen sene yağmur ne zaman yağmıştı?' diye düşünmek zorunda kalmam, açar bakarım deftere. Yağmur burada, yılda iki üç kere yağıyor ve yağdı mı da, kar tatili hesabı, okullar tatil oluyor. Sanki bu ara yağacak gibi hissediyorum. Tarihi bilsem ne olur, bence iyi olur. Umarım kısa zamanda, mini günlükler yazmaya başlarım ve buraya da her Pazartesi yazmaya devam ederim.

29 Temmuz 2011 Cuma

Uzuuuuuuuuuuun Bir Aradan Sonra

Ne zamandır yazmak istiyordum ve klasik olarak kafamın içinden yazıp duruyordum da  birşeyler ama sanırım sıcaktan bir türlü yazasım gelmiyordu. An itibariyle havanın bir miktar serin ve kapalı olması, evde yalnız olmam ve keyfimin yerinde olması nedeniyle, oturdum yazıyorum.

Tam tamına 22 gündür hiçbir şey yazmamışım. İlk olarak kaldığım yerden devam edeyim; kükürt maceram devam ediyor, maalesef vücudumdaki benekler geçmedi, evet biraz söndü ama hala oradalar. Artık kokuya alıştım, alıştık diyebiliriz. Fakat giysilere sinen koku kötü tabi. Çamaşır makinesinde uzun programda yıkayınca geçiyor ancak ve tabi ben de her ne kadar kokuya alışsam da şöyle misssss gibi kokmuyorum. Yani parfüm kokusunun bir yerlerinden illaki sinsi sinsi kükürt kokusu geliyor. Öyle isterdim ki pürüzsüz bir tenimin olmasını! Belki de buradan çıkartmam gereken bir ders var ama yıllardır bulamadım bu dersi!

Kükürt dışında başım sıcaklarla belada, ne yaparsam yapayım aşırı terliyorum, ne yaparsam yapayım dağılıyorum. Günde iki kere duş alıyorum ama yok, duştan çıktığımın onuncu dakikası yine ter içindeyim. Bu durumda bizim evin payı da büyük tabi; ilk olarak eve bir şekile rüzgar girmiyor. Bir dörtyolun ağzında olmasına ve dibinde herhangi bir bina olmamasına rağmen nasıl oluyor da rüzgar girmiyor anlayamıyorum. Sanırım bu cereyansız hal, odaların konumlarının yanyana olmasından ve uzun bir koridorun varlığından kaynaklanıyor. Yani bütün pencereleri açsam da bir türlü cereyanda kalamıyorum. Neyse derdim bu olsun çünkü bu evi çok seviyorum ben. Dört yıl boyunca, şehir merkezinden saatlerce uzakta ve gürültücü komşuların arasında yaşadıktan sonra burası benim kesinlikle cennetim. Ve tabi vantilatör sağolsun, odadan odaya taşıyarak idare ediyoruz. Hem bir bakacağız sonbahar gelmiş bile!



Bu aralar, bir arkadaşım sayesinde Alexander Mccall Smith adlı bir yazarı keşfettim. Şakır şukur onun romanlarını okuyorum, okuması çok keyifli romanlar. Karakterler çok sevimli, anlatılan gündelik hayat çok çekici; kısaca okuması zevkli. Ben açıkçası, insanların kahve içip, sandviç hazırladığı, hayatla ilgili basit sohbetler yaptıkları kitaplara bayılıyorum. Alexander Mccall Smith de tıpkı Barbara Pym gibi belki bu yüzden çok hoşuma gitti. Ve Smith'in onlarca kitabı Türkçe'ye de çevrilmiş, şiddetle tavsiye ederim, sıcak yaz günlerinde çok hoşunuza gideceğine eminim.

Şimdilik bu kadar, her gün yazabilmem dileğiyle!

7 Temmuz 2011 Perşembe

Mis Gibi Kükürt

Dün gece itibariyle vücudumdaki minik kırmızı beneklerle mücadeleye başladım. Doktorun verdiği karışımı, bir güzel sırtıma sürdük. Sonra da deriiiiiiiiinnn bir uykuya daldım. Gecenin bir yarısı uyandım, burnuma garip bir koku geliyordu. Ve koku maalesef benden geliyordu. Fena halde kükürt kokuyordum. Gerçi doktorum karışımın içinde kükürt olduğundan bahsetmişti ama bu kadar kötü kokacağını söylememişti. Gecenin köründe yapabileceğim birşey olmadığı için uyumaya devam ettim. Sabah kalkar kalkmaz da duşa koştum. Banyodan çıktığımda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Fakat saçlarımı tararken, burnuma tekrar kükürt kokusu gelmeye başladı! Kokan tabiki bendim ve işin acı yanı duş, şampuan, sabun kar etmemişti. Garmin, beneklerimi, kokuyu, hayatı olduğu gibi kabul etmem gerektiğini ve ayrıca kendisinin işe gittiğini söyleyerek bir kez daha duşa girmemi engelledi. Ve ben de parfümdü vs.di derken bir şekilde alıştım kokuya... 9 gün daha bu karışımı kullanmak zorundayım ve umarım beneklerimden de bir an evvel kurtulurum.



Kükürt kokusu canımı sıksa da Bedia Ceylan Güzelce'nin "1473" adlı romanı 2 gündür beni çok mutlu ediyor. Okuması çok keyifli bir roman. Dili harika, anlatımı harika, masal gibi. Konu şahane, oturup Otlukbeli Savaşı ve Akkoyunlu Uzun Hasan üzerine araştırma yapasım geliyor. Anlatıcı, bakış açısı inanılmaz. İnsan okurken hiç bitmesin istiyor ama maalesef ince bir kitap. Bu durumda da insan Bedia Ceylan Güzelce yeni yeni kitaplar yazsın istiyor.

Bugünlük bu kadar, kendime güzel kokulu günler diliyorummmmmmmmm.

1 Temmuz 2011 Cuma

Kadının Fendi Erkeği Yendi


Birkaç gündür elimde pankart, üzerimde dizüstü eteğim ve tıkır tıkır pabuçlarımla, yağmurlu sokaklarda, Rita gibi kadınlar için mücadele etmek, koşuşturmak istiyorum. Bisikletimle aceleyle bir yerlere yetişmeyi hayal ediyorum. Kısaca bir süreliğine 1968 yılında yaşayan Rita olmak istiyorum. Ve izlemeyenlere "Made in Dagenham" ya da Türkçe'ye çevrilmiş haliyle "Kadının Fendi"ni izlemelerini tavsiye ediyorum.


Bu aralar filmler ve kitaplar açısında şansım fena halde yaver gidiyor. Tek sıkıntım Can Yayınları'nın 4 TL'lik kitaplarından alamamış olmam. Umarım yarın Garmin'i ikna edersem, kendime doğum günü hediyesi olarak Can Yayınları'ndan 3-5 tane kitap alacağım. Aaaa evet yarın benim doğum günüm. Bayılırım doğum günlerine, sürpriz partilere ve tabi sürpriz hediyelere. Ama her ne hikmetse hiç kimse bana sürpriz yapamaz doğum günümde. Ya gelip sana ne alalım diye sorarlar ya da evde mi dışarıda mı kutlayalım diye, sürprizleri sevdiğimi bilmelerine rağmen, bir çeşit lanet herhalde bu da. Mesela annem dün şöyle bir cümle kurdu, "Seni yarın taksiyle X mağazasının oraya götüreyim de beğendiğin birşeyi al." Ben söylenmeye başlayınca da cevap hazır "Beğendiğin, istediğin birşey olsun diye söylüyorum!"
Garmin ise ayrı bir alem. Kendileri iş arkadaşlarının hobilerine, ilgi alanlarına yönelik hediyeler düşünüp, işyerindeki motivasyon için doğum günlerinin önemli olduğunu iddia ederken, iş benim doğum günüme gelince bir garip oluyor. Aynı markanın, aynı renk ve hemen hemen aynı model hırkasını, bir sene arayla doğum günü hediyesi olarak aldığını ve benim bu durum karşısında sigortalarım atınca "Ama sana bu renk çok yakışıyor," diyerek;bir de haklı çıkmaya çalıştığını söylersem durum anlaşılır herhalde. Dün akşam bir de kalkmış, "Bana istediğin kitapların bir listesini verir misin?" diyor. Gerçi şaka yaptığını iddia ediyor ama yine de... Ayyyyyyy ayyyyy, durduk yere ve kendi kendime sinirlerimi bozuyorum bunları yazarak.
En iyisi kendi kendime doğum günümün ve şu sıralar okumakta olduğum şahane kitabın keyfini çıkarmak; John Fowles'un "Büyücü" adlı romanı, şiddetle tavsiye ederimmmmmmmmm.

16 Haziran 2011 Perşembe

"Karneni Göster, Kitabını Al"

Sabahleyin boş gözlerle kanallar arasında gezinirken, karşıma bir reklam çıkıverdi; reklamdaki herkes alçak sesle, hatta fısıltıyla konuşuyordu. Simitçi, fısıldayarak simidini satıyordu, gol sevinci yaşayan taraftar sessiz sedasız zıplayıp, gülüyordu. Yıllardır sessizliğin peşinde koşan ve gürültüden hiç mi hiç hoşlanmayan şahsımın gözleri parladı tabi bu görüntüler karşısında, sanki reklam benim için yapılmıştı. Herkes de bir sessiz olma gayreti vardı ve ben de bu sessiz insanlar neredeyse oraya gitmek istiyordum.



Ve bu sessiz reklam sonunda da harika bir yere bağlandı; reklamdaki tüm insanlar çocuklar rahat rahat kitaplarını okusun diye çıt çıkartmıyorlardı. Şahaneydi, etrafta tatlı bir sessizlik ve çocuklar İş Bankası Kültür Yayınları'nın onlara karne hediyesi olarak verdikleri kitapları okuyorlar. Sonra aklıma bizim yazlıktaki çocuklar geldi, acaba onlar da izliyorlar mıydı bu reklamı? İzliyorlarsa sessiz sedasız kitap okuyan çocuklar için ne düşünüyorlardı? Ve canları kitap okumak istemiş miydi? Acaba bu yaz, sabahtan geceyarısına kadar çığlık çığlığa bağırmak yerine, kitap okumak isterler miydi? Onlara sormak lazım ama ben onlara söz veriyorum, eğer canları kitap okumak isterse, söz veriyorum, ben çıtımı çıkartmayacağım.

13 Haziran 2011 Pazartesi

TEŞEKKÜR

KİTAP ÖNERİLERİNİZE, TEŞEKKÜR ETMEK KONUSUNDA ÇOK GEÇ KALDIM. MAALESEF BİLGİSAYARIMLA ARAMIZA DAĞLAR GİRMİŞTİ. O NEDENLE, ŞİMDİ ÇOOOOOOOOOKKK TEŞEKKÜR EDERİM.

VE NEDEN YORUM KISMINDAN DEĞİL DE BURADAN TEŞEKKÜR ETTİĞİME GELİNCE; ANLAYAMADIĞIM BİR NEDENLE BİR TÜRLÜ YAZDIĞIM YORUM GİTMİYOR, GARİP ŞEYLER OLUYOR, NEREDEYSE YARIM SAAT UĞRAŞTIM VE BAKTIM OLMUYOR, BU YOLLA TEŞEKKÜR EDEYİM DEDİM. TABİ BU SATIRLARI YAZARKEN ŞUNU DÜŞÜNMEDEN DE EDEMİYORUM, ŞİMDİ BEN BU ŞEKİLDE TEŞEKKÜR EDECEĞİM VE SAYFAYA DÖNDÜĞÜMDE BİR BAKACAĞIM, ASLINDA YORUM KISMINDA YAZDIĞIM YAYINLANMIŞ:) OLSUN ÇOK ÇOK TEŞEKKÜR ETMİŞ OLURUM BEN DE...

HERKESE İYİ OKUMALAR!

10 Haziran 2011 Cuma

Yağ Yağ Yağmuuuuuur

Püfür püfür esen rüzgar hayalim, Alaçatı'da olmasa bile annemin balkonunda gerçek oldu. Yaşasın! Hava bugün serin, hatta uzaktan gökgürültüsü sesleri geliyor ve meteoroloji yağmur yağacağını bildiriyor. Değmeyin keyfime! Tam evde oturup kitap okuma havası, yani benim için ideal bir hava.



Hala Marilyn Monroe'nun biyografisini okuyorum. Son 50 sayfam kaldı. Onu bitirir bitirmez de Leylak Dalı'nın önerisi paralelinde "Marilyn Venüs'ün Son Gecesi" adlı Nazlı Eray romanına geçeceğim. Arka arkaya okuyacak olmam iyi oldu diye düşünüyorum. Ve herşeyden önemlisi Marilyn Monroe biyografisini okumam iyi oldu çünkü kendisinin ziyadesiyle enteresan bir hayatı var. Yani "Hayatımı anlatsam roman olur, film olur, trajedi olur," diyebilecek bir isim Marilyn Monroe. Bir de sözkonusu biyografiyi okurken, bir taraftan da, meraktan "Ölüm Pornosu"nu okudum ve onun sonlarında da karşıma Marilyn Monroe çıktı. Kitaplar arası bir tesadüf işte; "Zelda Zonki sarışın seks tanrıçası Marilyn Monroe'nun olmak istediği kişiydi. (Ölüm Pornosu, Chuck Palahniuk)

Kitaplarla ve okumayla aram iyi, çok şükür, bu hafta. Gerçi Nazlı Eray'dan sonra ne okuyacağım meçhul. Belki "Acı Çikolata"yı okurum diye düşünüyorum, şu an bilemedim. Var mı önerisi olan?

8 Haziran 2011 Çarşamba

İstanbul'da Yaz, "Selanik'te Sonbahar"

Sıcaklar, bana kalırsa kendini fena halde hissettirmeye başladı. Gerçi evden çıktığım yok ama annemin dışarıdan, eve her dönüşündeki sıcaktan fenalaşmış hali, beni de fenalaştırıyor. Galiba ailecek sıcağı sevmiyoruz. Mevsimleri düzenleyen güçlerden çok rica ediyorum, İstanbul'da yazın hava sıcaklıkları en fazla 25 derece olsun, benim olsun. Şöyle 40 derecede bile terlemeyen, üstü başı kırışmayan, kalıp gibi durabilen bir kadın olsam takmayacağım belki sıcakları ama ben 26 derecede bile duş alıp sokağa çıktığımın beşinci dakikasında, bir saattir koşan bir insan formatına bürünüyorum. Neticede İstanbul'da yaz, "peki Selanik'te sonbahar nasıl geçiyor?" diye soracak olursanız, ona da cevabım hazır, pek iyi geçmiyor.

Daha önce de söylemiştim, Tuna Kiremitçi'nin son romanı "Selanik'te Sonbahar"ı birkaç gün önce bitirdim ve pek beğenmedim. Aslında, yeni yayınlanmış, yazarı hayatta olan ve ana dilimde yazılmış bir romanla ilgili yazmak beni rahatsız eden bir durum. Örneğin vefat etmiş, yabancı bir yazarın romanı sözkonusu olsa daha rahat yazardım diye düşünüyorum, bilemedim. Ama yazacağım bu sefer çünkü zihnimde sürekli romanla ilgili kendi kendime konuşuyorum. Bu noktada da, en iyisi zihnimden çıkarıp atmak...


Evet başlıyorum; daha önce Tuna Kiremitçi'nin ilk romanını okumuştum ve beğenmemiştim, bana çok sıradan gelmişti. Sonra da kendisinin başka hiçbir romanını okumadım. "Selanik'te Sonbahar" ise gazetelerde hakkında çıkan mini yorumlar ve röportajlar nedeniyle ilgimi çekti. Kitabın ana ekseni "Atatürk, bir suikast nedeniyle 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasaydı ne olurdu?" sorusunun cevabı gibi gözüküyordu. Bence çok ilgi çekici bir soru ve cevabının, yani bu noktada romanın da ilgi çekici olmasını beklemek de son derece doğaldı. Ve tabi benim romanı satın almam da doğaldı. Nitekim romanda, suikast, Atatürk'ün Samsun'a çıkamaması, geride bıraktığı mektuplar, Cumhuriyet'in ilan edilmemiş olması yer buluyor ama çok sınırlı, çok uzak bir yer. Ana eksende bir kadının ve bir erkeğin, bir adada kesişen, bence, son derece klişe ve anlamsız hikayeleri yer alıyor. Sayfalar ilerliyor, kadının, erkeğin, adanın hikayelerini öğreniyoruz ve düşünmeden de edemiyoruz, "Tamam da cumhuriyetin ilan edilmediği, saltanatın hüküm sürdüğü, kısaca Atatürk'ün suikast nedeniyle Samsun'a çıkamadığı bu ülkede hayatın ritmi, akışı nasıl?" ve "Atatürk olduğunu tahmin ettiğimiz paşanın mektuplarını okuduktan sonra, neler olacak, yeni bir ayaklanma, yeni bir oluşum mu? Ne?" Fakat tüm bu sorular cevapsız bırakılıyor, ya da şöyle diyeyim, kadın, erkek, ada, suikast kaynaşmıyor, kaynaşamıyor birbirine.

Romanın dili de bana çok ilginç geldi. Kendimi nedense başka bir dilden Türkçe'ye çevrilmiş bir roman okur gibi hissettim, anlamlandıramadım bu durumu, belki de bende bir gariplik var, bilemiyorum.

Ve son olarak bir kez daha tüm sanat yapıtlarıyla, özellikle romanlarla ilgili kafamdaki düşünceyi bir kez daha teyit etmiş oldum. Şöyle ki, mühim olan, çok enteresan bir konu bulmak değil, mühim olan nasıl anlattığın, nasıl ifade ettiğin. Öyle romanlar var ki, dünyanın en sıradan mevzusunu şahane, akıl almaz bir şekilde anlatıyor ama öyle romanlar da var ki çok enteresan bir konuyu çok yavan bir şekilde anlatıyor, hatta bazen anlatamıyor...

Özet olarak, ben sevmedim "Selanik'te Sonbaharı"... Ve yoluma, şu sıralar Marilyn biyografisiyle devam ediyorum.