14 Aralık 2014 Pazar

Bi Yazayım Dedim

Sürekli kafamda yazıyorum ama gerçek anlamda yazmaya hiç fırsatım olmuyor. An itibariyle yaklaşık 15 dakikam var yazmak için artık ne yazarsam...

Havalar cidden harika şu sıralar, hırka filan giyiyoruz sabahları ama ben yine de kışı özlemeye devam ediyorum. Spora başladım. Burda sürekli bir deniz, havuz durumu olduğu ve fazlalıklar kalın kıyafetlerle gizlenemediğii için insan ya da ben diyelim vücuduna kafayı takıyor. İyi görünmek istiyor gönül, bir de herkes tazı gibi koşuyor burada sabah akşam, bebek arabalarıyla bile koşanlar var. Yani bir şekilde motive oluyorsun, imreniyorsun. İnşallah ben de devam ederim ve rahat rahat bir bikini giyerim birkaç aya.

Annemin hayalindeki kız evlat tanımına birebir uyan bir arkadaşım var burada. Çok bayıcı bir insan, hadi çok demiyim, ortalama bayıcılıkta. Bir çocuğu var, o yüzden takılmak iyi oluyor ama normalde hayatta arkadaş olmam. Annem pek bir seviyor kendisini!

Dün kadınbudu köfte yaptım ilk kez. Ne manasız bir yemek, bana verilen sürenin sonuna geldim, böyle de koyayım bloga yazdıklarımı dedim.

 

18 Kasım 2014 Salı

Orta Yerinden

15 Ekim'de eve taşındık, hijyen koşulları, çocuklarla vakit geçirme açısından rahatladım tabi. Fakat oteli ilginç biçimde çok özlüyorum çünkü çok sevdiğim insanlar vardı orada ve onların varlığını özlüyorum. Ne bileyim onlara 'günaydın' demeyi filan.

Oturduğumuz yer güzel bir yer, çok şükür. Bir çeşit dev site, hiçbir yere gitmeden yaşamını sürdürebilirsin. Zaten bir yere gittiğimde, her yerde o dev gökdelenleri ve dev alışveriş merkezlerini görünce depresyona giriyorum. Yapay görüntü, yollarda, etrafta yürüyen insan olmaması beni bunaltıyor. Sitede ağırlıklı olarak Ruslar, İngilizler, Güney Afrikalılar, Türkler ve bir miktar Arap yaşıyor. Çalışanlar ise Filipinliler, Hintliler, Pakistanlılar, Sri Lankalılar ve bir miktar Afrikalı. Bu zamana kadar en çok Güney Afrikalılarla ve Fransızlarla muhabbetim var, gayet tatlı insanlar. Ruslar ve İngilizler bir garip. Belki bir gün anlatırım. Bu zamana kadar kısa boyuma ve etli butlu halime rağmen ağırlıklı olarak insanlar 'Rus musun?' diye sordu! Birkaç kişi de Fransız olduğumu düşündü, pek hoşuma gitti. Fransız kadınlar ziyadesiyle hoş ve becerikli. Bir miktar soğuk olan bir Fransız kadın var mesela; biri 3,5, biri 2 yaşında iki çocuğu var. Bir de 6,5 aylık hamile. Yardımcısı ya da bakıcısı yok. Benden zayıf hamile haliyle, acayip bakımlı ve çocuklarıyla mutlu mesut takılıyor parkta, havuzda. Ben ise annem yanımda olmasına rağmen (maalesef hala bizimle, evet nankörüm ve hala yardımcı bulamadık) dağıtmış haldeyim; hem fiziksel hem ruhsal açıdan.

Burada yıllardır yaşayanlarla konuştuğumda, Türkler dahil hepsi pek bir seviyor Dubai'de olmayı. Ben henüz o noktaya gelmedim.

Avrupalı babalar gerçekten bir harika. İşten erken geliyorlar ve çocuklarıyla acayip ilgileniyorlar. Anneler bu arada dinleniyor sanırım. Biz ise Garmin'i günde ortalama 2 saat ancak görüyoruz. İşle bozdu kafayı ve bu yüzden herşeyi ben yapmak zorunda kalıyorum. Garmin'e fena halde kılım, zaten tartışmadığımız gün yok gibi. Bu kadar çok çalışacağını bilseydim vallahi İstanbul'da kalırdım.

Hava sabahları 22 derece, öğlen ise 28 derece civarı oluyor. Ve yıllardır burada yaşayanlar 'Aaaa havalar da soğudu" diyor, bazen ben de diyorum! İlk geldiğimizde öğlen 38 derece olduğu için herhalde.

Lokum 14 aylık, Tombi ise 36 aylık oldu. Lokum ufaktan yürümeye ve konuşmaya başladı. İnatçı, dediğini yaptıran bir kız. Tombi okul konusunda zorlanıyor ama ciddi ciddi ingilizce konuşmaya başladı, sadece okulda duyduğu sayesinde. Ve geçen hafta bana "Sen benim aşkımsın" dedi, bir Türk ana olarak, duygulandım ama çok bana düştü geldiğimizden beri, bu durum pek hoşuma gitmiyor. Benden başka kimseyle takılmak istemiyor.

Kışı, kalın giyinmeyi özlüyorum. Burada tüm mağazalarda manasızca kışlık kıyafetler satılıyor. Bir şort alayım desen yok. Saçma geliyor bana. Kalın hırkaları gördükçe giyesim, alasım geliyor, bir de İstanbul'a gidesim, Paris'e filan gitsem de olur ama.

 

 

3 Ekim 2014 Cuma

Ne Yazayım Bilemedim

Hala oteldeyiz. Orada uzakta, kiraladığımız ama bir türlü taşınamadığımız bir ev var. Hayırlısı, ne diyeyim. Bir otelde bu kadar uzun süre kalacağımı rüyamda görsem inanmazdım ama oldu işte.

Burada sıkılıyorum, hava kokuyor, tanımlanamaz şekilde. Ahhhh İstanbul sana ne çok haksızlık ettim.

Günde yaklaşık yarım kilo M&M yiyerek bir ayda 3 kilo almışım. Kendimi tebrik ediyorum. Otelin girişindeki marketten alıyorum ve çantamın içinden kimseye çaktırmadan katır kutur götürüyorum M&M'leri, bir çeşit anlık sakinleştirici etkisi görüyor. Fakat sonrasında, özellikle instagramdaki zayıf moda ikonlarını görünce depresyona neden oluyor ve o anda da sigara devreye giriyor. İkisinden de acilen kurtulmalıyım. Sigara içmeyi seviyorum fekat.

Sürekli kot şort giyiyorum burada. Çok sıkıldım aynı şeyi giymekten ve kendime yeni birşeyler alayım diyorum ama tüm mağazalarda sonbahar kış sezonu giysileri satılıyor, hava ortalama 35 derece ve ortalıkta yazlık kıyafet yok. Tombi'nin şortları küçüldü, alacak şort yok. Zaten bünyem kalın hırka, bot, palto, kı,lık elbise filan giymek istiyor. Ben kışı çok severİm yahu.

Görüldüğü üzere yazacak konu bulma konusunda ciddi sıkıntı çekiyorum. Kendime 'homesick' teşhisi koyarak, satırlarıma son veriyorum.

29 Eylül 2014 Pazartesi

Dün Başlık Koymayı Unutmuşum

Havalar buradakilerin iddialarına göre serinlemeye başladı. Diyorum ya çok pozitif buradaki insanlar. Sabah 8'de hava 31 derece ve otelin güvenlik görevlisi sırıtarak 'vat e nays vethır' diyor.

Ben de dün şöyle kendi başıma açık havada oturayım diye, anneme İstanbul'daki bir arkadaşımın burada yaşayan arkadaşıyla buluşacağım diyerek, bir saatliğine kaçtım. Marina Mall diye bir yer var ve orada dışarıda oturacak birkaç yer mevcut Allah'tan. Arabayla gitmek yemedi, taksiyle gittim. Hemen oturup kahvemi söyledim, saat oldu 10:15, kahveyi getirdiklerinde saat oldu 10:30 ve ben kahvemi içip hızla 10:50'de kalktım. Keyifli miydi? Ehhhh. Hava benim için yine de sıcaktı ve buradaki servisin yavaşlığı insanı sinir ediyor ama en azından açık havada oturdum. Bir de koca fincan sıcak latteyi kulpsuz fincanda getirmeseler iyiydi. Hem kahve sıcak hem fincan kocaman içene kadar maymun oldum. Dün Dünya Kahve Günü'ymüş bir de, anlamlı oldu yani içtiğim kahve.

Tombi bu sabah daha az ağladı giderken. Çok şükür.

Annemle yaşam fena halde baymaya devam ediyor, gerçi o gidince iki çocukla ne yapacağım belirsiz. Şansımıza bir zamanlar burada yardımcı bulmak kolayken, şimdi hem zorlaşmış hem de ücretler artmış. İki ajansı aradım ellerimde eleman yok. Şaka gibi! Aman her türlü annem gitsin de artık başımın çaresine bakayım. Kafamı dinleyeyim. İnsanın annesiyle anlaşamaması kötü birşey. Umarım Tombi ve Lokum'la ben öyle olmam. Umarım ve inşallah büyüdüklerinde istedikleri için benimle vakit geçirirler, anneleri olduğum için değil.

Böyle akıyor işte bilincim sevgili Virginia Woolf, bir de başım ağrıyor uykusuzluktan. İstanbul'u, havaların soğumasını, kalın kıyafetler giymeyi, sokaklarda yürümeyi, kendi dilimde konuşmayı, tanıdıklarımla karşılaşmayı fena halde özlüyorum. Bir de ısrarla Ömerpaşa'daki evi özlüyorum. Elimde değil özlüyorum. Paris'te, Londra'da yaşasak yine özler miydim merak ediyorum. Fazla merak iyi değildir kedicik.

28 Eylül 2014 Pazar

Untitled

Tombi okula hala ağlaya ağlaya gidiyor. Ve bayağı ciddi ağlıyor. 'Seni okulda ne rahatsız ediyor' deyince de 'Sıkılıyorum,' diyor hep. Etrafta bir sürü oyuncak, park, çocuk vb varken niye sıkılıyor, ne oluyor hiç anlamıyorum. İngilizce konuşamadığı, öğretmen onu anlamadığı için böyle oluyor diye düşünüyorum ama etrafta onun gibi bir sürü çocuk var. Fakat koca okulda ağlayan bir tek Tombi:( Öğretmeni de her seferinde 'Ağlamadı, gayet iyiydi,' diyor. Valla ne yapacağımı şaşırdım. Şeytan diyor ki (Evren, sen kulaklarını kapa canım) 'Ne vardı buralara gelecek? Otursaydınız oturduğunuz yerde' ama bunu düşünmek de bir işe yaramıyor. Buradayız artık ve yapacak birşey yok.

Ayağımdan da anlaşılacağı üzere oldukça bakımsızım

Keşke (iddialara göre 'keşke' demek de şeytanın işiymişşşş!) şu doğuştan olumlu insanlardan biri olsaydım. Var öyle insanlar, herşeyden, her durumdan keyif alıyorlar. Mesela Tombi'nin okulundaki güvenlik görevlisi öğlen 40 derecenin altında yüzünde kocaman bir gülümsemeyle 'Merhabaaaa' diye bağırıyor ve yapmacık değil kesinlikle. Ben ise tam o sırada 'Bu nasıl sıcak ya, offff ya' diye söyleniyor oluyorum içimden.

Bir de aynı bizim gibi çoluk çocuk bu otelde kalan anneler var, onların da en az iki küçük çocuğu var ama kadınları görmeniz lazım; fıkır fıkırlar, neşeliler, bakımlılar, süslüler... Ben ise ikinci derim halime gelmiş kot şortum ve sürekli toplu saçlarımla pufffflarak dolaşıyorum etrafta.

İnsan değişebilir belki ne bileyim herşeye olumlu bakmaya çalışabilir ya da bakımlı, süslü olmak için çaba sarf edebilir. Ben de deniyorum arada ama yok olmuyor. Olumlu, neşeli olma halinin genetik olduğuna inanıyorum artık yani hamurunda olması lazım neşenin, güzelliğin.

 

 

24 Eylül 2014 Çarşamba

Lokum'un Doğum Günü

Lokum'un ileride bu blogdan haberi olur mu bilmem ama kaotik yaşantımızda olur da bugün günlüklerine yazamam diye buraya kızımla ilgili yazayım istedim.

Tombi uzun uğraşlar sonucu bize geldi, aşılama yöntemiyle. Ve bir daha çocuğumuz olmayacağı neredeyse kesindi! Lokum ise kendi kendine geldi. Tam filmlerdeki gibi. Garmin'e yurtdışından döndüğü akşam 'Sana bir sürprizim var, gözlerini kapat' dedim ve ultrason görüntüsünü eline tutuşturdum, kalp krizi geçiriyordu. Hızlı geçti hamilelik ve Lokum'u kucağıma aldığımda herşeyi bilir bir hali vardı, kendi kendine meme emmeye başladı.

Tombi gibi el bebek gül bebek geçmedi ilk yılı. Tombi'nin vurmalarına, kıskançlıklarına maruz kaldı, kalıyor. Maalesef daha çok annem ilgilendi onunla çünkü bir taraftan da Tombi'nin ihtiyaçları sözkonusu. Mesela Tombi'yi hep ben uyuturdum, Lokum gündüzleri genelde hep annemle uyudu.

Neşeli ve güçlü bir kız Lokum. Her ortama hızla uyum sağlıyor. Tombi gibi cilveli değil ama, yabancılara öyle hemencecik yüz vermiyor. Elleri çok becerikli, şimdiden kalem tutup birşeyler çiziyor, çıkartma yapıştırıyor, kendi kendine oynayabiliyor. Hareketleri çooook hızlı. Kendi başına yürümüyor henüz ama elinden tutunca koşarcasına ilerliyor. Yemekle çok arası yok ama kendi kendine yiyebiliyor.

Abisini çılgınca seviyor, onu görünce kahkahalar atıyor ve heeeep onun yanına gitmek istiyor. İkisiyle ilgili tek dileğim var; birbirlerini çok sevmeleri ve iyi anlaşmaları. Gerçi şu anda bu konuyla ilgili umutsuz bir haldeyim ama inşallah severler birbirlerini.

Böyle işte Lokumcum, seni çok seviyorum, iyiki katıldın aramıza, iyiki doğdun. Sağlıklı, mutlu, neşeli, huzurlu, dilediğin şeyleri zevkle yapabileceğin, hayattan keyif alabileceğin, kendin olabileceğin, renkli, güzel nice yılların olur inşallah.

Birtanemsin.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Şikayet Edeyim Dedim, Evren İzin Vermedi

Dün başlığa 'Kimseye Etmem Şikayet' yazıp, bir güzel döktürdüm Dubai'yi nasıl da sevmediğimi çünkü kime (annem ve ablam) birşey desem verdikleri cevap hep aynı 'Aaaa şikayet etme, sen de yani şükret vs'. Ben de oturayım yazayım, rahatlayım dedim. Fakat çok bilmiş Evren yine yaptı yapacağını; blogu yazdığım uygulama bir türlü yayınlamıyor yazımı! 20 kere filan denedim, ipadi açtım kapadım, neler neler yaptım olmadı ve sonunda ortadan kayboldu yazdıklarım! Yine yazarım hırsıyla eve döndüm (hala otelde kalıyoruz bu arada, şikayetlerimden biri de buydu).

Sonra gece bir türlü uyku tutmadı, evet yataktan huylanmaya başladım, aldım elime telefonumu buradaki türklerin grup maillarını okumaya başladım. Ve benden daha saf bir kadının gruba Dubai ile ilgili dertlenmeleriyle ilgili maila rastladım. Tabi sonra da ona verilen cevaplara. Kadıncağız anlatmış işte sıcak, trafik, yollar, yapay yaşam, garip insanlar vb. Hatası şu; insanlara dertlenmek! Ki ben de birkaç ay öncesine kadar onun yaptığını yapar İstanbul'daki arkadaşlarıma, anneme, ablama ciddi ciddi dertlenirdim (anneme ve ablama da çok sınırlı dertlendim söyleyeyim). Okuduğum romandaki bir kadın bu dertlenme, şikayet etme, sır verme halleriyle ilgili kısaca şöyle diyordu; dertlensen, anlatsan birşey değişmeyecek, sadece diğer insanlara sana laf söylemeleri, durumunla ilgili yorum yapmaları, olayı sündürmeleri ve başını ağrıtmaları ile ilgili fırsat verceksin. Ee çoğu durumda aslında anlatsan da anlatmasan da birşey değişmiyor, o zaman anlatma, günlüğüne yaz, bloguna yaz, çeneni kapa otur,

Benim durumumda Evren, bloga yazmama da izin vermedi ve o kadıncağıza verilen cevaplarla evet olumlu yanları olduğunu da gördüm buranın ama zaten biliyordum. Buradaki sorun hepimizin yapısının farklı olması, evet şükredecek çok şey var burayla ilgili ama bu durum buranın bana uygun olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Jennifer Aniston demiş mesela 'babies don't define me', olabilir neden olmasın, şimdi kalkıp Jennifer'a 'Ama canım çocuk olayı hayatın anlamı, yaşlanınca sıkılıcaksın bak,' desen nolur, demesen nolur, sadece kadının başını ağrıtırsın.

Bahsettiğim mail silsilesini okurken, Evren iyi birşey daha yaptı. Geçtiğimiz günlerde vücudunu şahene hale getirmiş 2 çocuk annesi bir türk anneye takmıştım kafayı. Ve dün deli gibi kişisel antrenör olayına baktım buradaki, burayla ilgili böyle bir fırsat olabilir diye. Ve dün gece sözkonusu gruba mail atmış türk bir antrenörün mailine rastladım! Kendisine bugün mail atacağım, mesela bu kadınla spor yapsam ve yaza vücudum şöyle taş gibi olsa, evet burayı sevebilirim. Bu kişisel antrenör fikri de yine yarım bıraktığım bir romandan. Şişman, depresyonda bir kadın uçağa biniyor ve yanına ünlü bir kişisel antrenör oturuyor ve adam kadının spor eğitmeni oluyor. Olayların ikisi arasındaki tatlı bir aşka bağlanacağını hissettiğim anda ben kitabı bir kenara fırlattım. Ama ondan beri sürekli 'neden ben böyle insanlarla karşılaşmıyorum ya?'diye düşünüp durdum. Ve Evren, canım Evren, yine yaptı yapacağını. Hadi ben şu kadına bir mail atayım.